Bir taze ruh ki hayata bir ümit parlayışıyla açılıyor, güya gökyüzünün dokunulmamış göğsüne güneşin öpücüğünden, onun sevda dudaklarının dokunuşundan tutuşmuş bir bahar sabahı... Fakat sonra yavaş yavaş ufuklar yanmaya, etrafa bir ateş havasının baygınlıkları yayılmaya başlıyor, o saf ve taze ruha hayatın ilk sıkıntıları yavaş yavaş sokuluyor. Hayat mücadelesi... Daha sonra ümit güneşi o kırılmış kalbin istek yıkıntılarına üzgün bir veda bakışı ile süzülüp gidiyor: O vakit neticenin kara bulutları...
"Uyu, zavallı çocuk, yeşil eski çuhalı yazıhanenin kenarında, karanlık çamurlu sokaklarda, küçük nazlı çocuğun daima esneyen çehresi karşısında geçen yorgunluk saatlerinden sonra su sıcak temiz yatağın içinde, ışıklı, mai bir semanın baran-ı elması altında, doğmasını beklediği ümit güneşini görmeye çalışarak; derin,uzun bir avunma uykusuyla uyu!.."
Kafamı kurcalayan bir konu oldu tutku. Bir neden insan bir anda neden olduğunu anlayamadığı bir isteği yüzünden her şeyden vazgeçebilir ve aciz kalabilir? Bu his yıllarca olmamasına şaşırdığımız beklentilerin birikimimi yoksa? Ne olursa olsun dediğimiz o an kontrolü kaybedişimiz bir kopuş değil mi gelecekten? Evet işte tutku bu, demek ki şimdinin bağımsızlığını ilan etmesi. Şimdi yaşananın verdiği hazzın gelecekte yaşanabilecek yıkımların önüne geçmesi. İnsan için ne zaman geleceğin önemi kalmaz mesela? Ölünce bence çünkü zamandan elimizi eteğimizi çekeriz. Tutku da sanki ölüme giden son anların ya da yaşama tutunmakla ölüm arasindaki o savaşın provası gibi değil mi?