Tüm yolculuklar en sonunda eve varır. Başlangıcın ve sonun lütfu bir çatı altında olmaktır.
Aptallar, akıllılardan pek az şey öğrenir, ama akıllılar aptallardan çok şey öğrenirler. (Marcus Porcius Çatı)
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Elektronik teknolojisi diplomamı cebime koyduğumda, dünyayı değiştirecek devreler tasarlayacağımı, masabaşında mühendislik yapacağımı sanıyordum. Ama kendimi, bana sadece getir-götür işleri yaptıran, tak-çıkar rutinleriyle ömür törpüleyen o küçük, basık elektronik atölyesinde buldum. İlk günler dükkandaki o havaya aldanmıştım. Herkes gülüyor, çay içiyor, birbirinin hatırını soruyordu. Dışarıdan baksan huzurlu, birbirine bağlı bir aile işletmesi... Ama tezgâhların altına gizlenmiş sinsi bir çark vardı orada. Kimse bana işi öğretmek istemiyordu. Bir gün Remzi’nin yanına yaklaşıp işin detayını sorduğumda, yüzüme o çok övündüğü "dürüst, dobra" maskesiyle gülümseyip lafı geçiştirdi. Sonra arkamı döndüğümde, Begüm’le göz göze gelip fısıldaştıklarını gördüm. Orada anladım; yeni gelene bir şey öğretmek, kendi yerlerinin doldurulabilir olduğunu patrona kanıtlamaktı. Bu yüzden onlar için en güvenli liman, benim arkamdan "Kafası basmıyor, çok yavaş, işi bilmiyor" algısını ilmek ilmek işlemekti. Herkes bir roldeydi. Remzi dürüstlük satıp arkadan kuyu kazar; Begüm menfaati için herkesi satmaya hazır, elit kesime özenip kasım kasım kasılırdı. Emre ise özünde iyi çocuktu ama çevresinin müptelasıydı; dikkat çekmek için gelirinden fazla harcar, özentilik yapardı. Oysa ben şunu biliyordum: Bir erkeği karizmatik kılan üzerindeki etiket değil; başarısı, çabası ve yarattığı maddi güçtür. Baki ise tüm bu tiplerin arasında rengini belli etmeyen, nabza göre şerbet veren bir gölge gibiydi. İşte bu maskeli tiyatronun ortasında, bir aydır boş duran o tezgâha bir gün biri oturdu: Avrupalı Abla. Girişi bile olaydı. Atölyedekiler arkasından "Çok kibirli, çok soğuk, kimseyle muhatap olmuyor" diye fısıldaşırdı. Gerçekten de içeri girdi, kimsenin yüzüne bakmadan köşesine geçti ve o sesi başlattı.
11. BÖLÜM: FIS FIS DOLGU VE İNSANLIĞIN EN VERİMLİ ÇAĞI Üniversitede elektronik teknolojisi bölümünden yeni mezun olmuştum. Büyük umutlarla girdiğim ilk işimde alanımla ilgili bir şey yapamadığımı görünce istifa ettim ve daha küçük bir elektronik firmasında işe başladım. Ancak orada da durum değişmedi; bana yine sadece getir-götür, tak-çıkar gibi en basit işleri yaptırıyorlardı. Çalışma ortamına dışarıdan baktığınızda, herkes içten içe birbirini eleştirse de sanki birbirine bağlı, samimi ve huzurlu bir hava vardı. Oysa bu sadece bir illüzyondu. Aslında oradakilerin yeni gelene bir şey öğretmek gibi bir dertleri asla yoktu. Çünkü birine iş öğretmek, patronun gözünde kendi değerlerinin azalması ve "yeri doldurulabilir" insanlara dönüşmeleri demekti. Kendi koltuklarını korumak için yeni gelenin arkasından "kafası basmıyor, yavaş, işi bilmiyor" algısı yaratmak çok daha işlerine geliyordu. Bu sinsi çarkın içinde her biri ayrı birer maskedeydi: Gelenek ve göreneklere bağlılık taslayıp dürüstlük edebiyatı yapan ama herkesin yüzüne gülüp arkasından konuşan Remzi; menfaati için herkesi satmaya hazır, elit kesime özenen Begüm; çevresinden çok etkilenen, ilgi müptelası ve dikkat çekmek için gelirinden fazla harcayan Emre; ve rengi olmayan, nabza göre şerbet veren Baki... İşte bu insanların arasında, ilk bir ay izinde olduğu için göremediğim "Avrupalı Abla" ile yollarımız bir gün kesişti. Onu ilk gördüğümde ben de dahil herkes onun kibirli ve soğuk biri olduğunu düşünüyordu. Kimseyle konuşmuyor, tek başına çalışıyordu; diğerleri de ondan hoşlanmadığı için onunla iş dışında muhatap olmuyordu. Atölyede ona yaklaşan tek kişi, 80 yaşındaki kurucu patron Talha Bey'di. Talha Bey; zorluklarla büyümüş, kendini geliştirmiş, bilgili bir adamdı ama onun için önemli olan insan değil
Çökecek üstüne birgün bu çatı; Arz'ın yüzkarası, kudurmuş BATI. Cengiz Numanoğlu
Çarlık Rusyası’nın devrim öncesindeki sanayi durumu, Lenin’in en büyük teorik kumarı ve Sovyetler’in sonraki tüm trajedilerinin kök nedenidir. Çünkü Marx’ın teorisine göre devrim; sanayileşmesini tamamlamış, işçi sınıfı (proletarya) devasa boyutlara ulaşmış İngiltere veya Almanya gibi gelişmiş kapitalist ülkelerde başlamalıydı. Rusya ise nüfusunun %80’inden fazlası köylü olan, feodalizmden yeni çıkmaya çalışan bir tarım imparatorluğuydu. Ancak Çarlık Rusyası’nın sanayisi hakkında tek bir cümle kurmak imkansızdır; çünkü ülke muazzam bir tezatlar ülkesiydi. Bir tarafta Orta Çağ’ı yaşayan kara sabanlı milyonlarca köylü, diğer tarafta ise dünyanın en modern ve en konsantre sanayi havzaları vardı. Deli Petro ile başlayan batılılaşma hamlesi, 19. yüzyılın sonunda Çar III. Aleksandr ve II. Nikolay’ın efsanevi Maliye Bakanı Sergei Witte ile zirveye çıkmıştı. Rusya, Batı’nın 100 yılda geçtiği sanayi aşamalarını, devlet zoruyla 20-30 yıla sığdırmaya çalıştı. Yabancı Sermaye Bağımlılığı: Rus sanayisi Çarlığın kendi sermayesiyle değil; Fransız, İngiliz, Alman ve Belçika sermayesiyle kurulmuştu. Madenlerin, demiryollarının ve ağır sanayinin neredeyse yarısı yabancı bankaların kontrolündeydi. Dünya Beşinciliği: Devrim öncesinde Rusya; ABD, Almanya, İngiltere ve Fransa’nın ardından dünyanın en büyük 5. sanayi ekonomisi haline gelmişti. Kömür, demir ve petrol (özellikle Bakü petrolleri) üretiminde küresel bir devdi. Rusya’da sanayi ülkenin geneline yayılmamıştı. Sadece birkaç büyük merkezde (Petrograd, Moskova, Donbass ve Bakü) devasa adalar halinde toplanmıştı. Dünyanın En Büyük Fabrikaları: Petrograd’daki Putilov Demir Çelik Fabrikası, bünyesinde 40 binden fazla işçi barındırıyordu. O dönem Batı Avrupa'da bile bu kadar çok işçinin tek bir çatı altında çalıştığı fabrika sayısı
Tarih