Hayat acayipti. Herkesin içinde başka türlü bir ev hayali. Bir çatı, bir yuva, bir sevgili, bir dost, bir ben, hangi kisveye bürünürse bürünsün, içine girip sığınabileceği, orada kendini güvende hissedeceği imkânsız bir huzur telakkisi. İşte o huzurun terkibi kimimiz için en yaşamsal, fiziksel, adı sanı belli bir ihtiyaçken, kimimiz için envanterlerde anılmayacak denli tali, ruhi bir reçeteden ibaretti. Tam da böyle olduğu için bazılarımız ısıtmayı beceremeyen evlerimizi yakıyor, bazılarımız da ısınmayı çoktan geçmiş, hiç değilse donmamak için başımızı sokacak bir dam arıyorduk. Herkesin evden, başka şey anladığını söylerken haklıydı Yakup. O da evini aramış, o da evsiz kalmış! Nerede aradı acaba? Uzaklarda duyamadığı anadilinde mi? Eski bir şarkıda mı, bir hatırada ya da düşte mi? Fakat şimdi onun evsizliğini ve bilhassa kendiminkini düşünmek ağzımda ekşi bir tat bırakıyordu.
Özenle örtüyorum çatısını
Sana duyduğum aşkın,
Sağlam kiremitlerle
Yağmura ve güneşe alışkın.
Ama biliyorum hiçbir zaman
Bitmeyecek bu çatı,
Ne şimdi, ne de bir başka sefer.
Kırmızı bir balık olup
Başlıyorlar sıçramaya
Yerleştirdiğim bütün kiremitler
Gözlerinin derin sularına
Yerlerinden birer birer.
Zavallı bir iskelet kalıyor geriye
Sana duyduğum aşktan.
-Ki yıkılmış yer yer-
Üzerinde siyah kuşlar uçuşan.
Eğer iddia edildiği gibi 840 yılında Karluklar Karahanlılar devleti gibi kuvvetli bir siyasî teşekkül meydana getirebilselerdi, Sâmâniler karşısında bu kadar tesirsiz kalmayacakları gibi, bu Türk elini meydana getiren boyların aynı siyasî çatı altında varlıklarını devam ettirmeleri gerekirdi.
Ben on beş yaşımda başıma çatı kurmayı, o haneyi suya, elektriğe kavuşturmayı, karnımı doyuracak arpayı, buğdayı ekmeyi öğrenmişim.Kitapları dost bellemişim.