Robin, Rami’nin bu hikâyeyi dükkân sahibine üçüncü kez anlattığını duyduktan sonra, “Mirza gerçekten de ‘prens’ anlamına mı geliyor?” diye sordu.
-Elbette. Yani, aslında bu bir unvan Farsçadaki Emirzade sözcüğünden türetilmiş ama ‘prens’ ile neredeyse aynı anlama geliyor.
-O zaman sen?
-Hayır.
Rami burnundan sertçe nefes verdi.
-Şey. Yani bir zamanlar öyleymişim. Bu bizim aile hikâyemiz, babam eskiden Babür Hanedanlığı’nda aristokrat ya da onun gibi bir şey olduğumuzu söylüyor. Ama artık değiliz.
-Peki ne olmuş?
-Rami ona uzun uzun baktı. “İngilizler” gelmiş.
Albert Camus, “Yaşama nedeni denilen şey, aynı zamanda çok güzel bir ölme nedenidir de” demişti. Ben de şöyle söyleyerek el artırıyorum: Çocuk büyütmek, verdiğiniz yaşam adına her gün biraz daha fazla ölmektir. Tasasızlık ile nankörlük arasında bir metronom gibi sürekli tik-tak, tik-tak dalgalanan bir yumurcak için kaygıdan bedenini ve aklını yiyip bitirmektir.
Yol iyi bir öğretmen olduğu kadar usta bir marangozdur da. Beraber yaşanan sevinçler, hüzünler, atlatılan badireler fazlalıklarını törpüler atar yolcunun.
Ancak tabiatın verdiği kadar olgunlaşıp büyüyebilirsin bu topraklarda. Tabiat vermezse kurur, güdük, yoksul kalırsın. Ama lezzeti tohumundan gelir meyvenin. Tohumu, aşısı iyiyse ne olursa olsun lezzeti bozulmaz. Mayası iyi olan insanı hiçbir felaketin bozamayacağı gibi.
Hepimiz içimizde, gizli, nazik davranışlarla üstü örtülen ama bir tehdit algıladığımız zaman hemen o keskin dişleriyle ortaya çıkan bir timsah taşıyoruz.