Kişisel gelişim kitapları insana genelde anlık bir tatmin sağlar fakat kitabı bitirdiğimizde elimizde ya da aklımızda çok bir şey kalmaz maalesef. Bu kitabın “benzer görünenlerinden” farkı akılda kalıcı olması ve gerçekten etki etmesi. Yazarlarımız bazı yerlerde tekrara düşüyor gibi görünseler de bu okumayı sıkıcılaştırmıyor aksine akılda daha kalıcı olmasını ve okuyucunun düşünmesini sağlıyor.
Kitabı okuyanlar kitabın başlarının bilimsel olduğu için zor okunduğunu söylemişti fakat bilimsel olsa da ağır değil, çok kitap okuyan birinin kolayca anlayacağı ve hızlıca okuyabileceği bölümler olduğunu söyleyebilirim. Kitabı çok beğendim, hatta aklımda kalanlardan ders anlatırken örnekler verdiğim bir kitap oldu.
Kitabın adından kaynaklı olsa gerek çayımı demledim, sayfaları çevirdikçe çayımı tazeledim ve çay içe içe bu kitabı zevkle, keyifle bitirdim.
Kitap, genel olarak çağımızın hastalıklarına değinmişti. Haz bağımlılığı, kronik tatminsizlik, tüketim çılgınlığı, iç huzursuzluk, her şeyimiz varken mutluluğumuzun olmaması, sosyal medyanın ve telefonun bizi nasıl bağımlı ve esir hale getirdiği konularını çok güzel anlatmıştı. Hepsi farkında olduğum, bildiğim ve uyguladığım ya da uygulamaya çalıştığım konular olsa da bilimsel olarak kanıtlarla inandıklarımı pekiştirdi.
Dopamin üzerine dopamin kullanmayalım ve iç huzuru yakalayalım. Keyifle, sindire sindire, uygulayarak okumanızı tavsiye ederim.
#payelll kalemi benim için tam olarak bir kaçış durağı. O kadar çok seviyorum ki kalemini... Mahallede çat kapı bir komşuma gidip de rahat bir şekilde oturup çayımı kahvemi içerken sohbetimi edebileceğim bir liman bir durak benim için. Öyle sıcacık ve samimi içten bir kalemi var. Canım yazarım tam olarak kendisii de öyle
Kalemin hiç tükenmesin dilerim hep daim olsun. Seninle böyle yüz yüze gelip iki kelam etmekte nasip olsun.
Tellioğulları ve Seferoğulları misali ama yakın mükemmel komşulukların olduğu bir mahalleye konuk olmaya ne dersiniz?
Ama bu sefer bizi bekleyen hikaye çok başka.
Belgin, babasının ölümüyle hayatının aslında tamamen yalandan ibaret olduğunu öğrenir. Öz anne ve babası olduğunu bildiği öyle yetiştiği ailenin, aslında onu hastaneden ölü doğan bebeklerinin yerine bir başka aileden aldığını ve o karşı tarafta kanlı canlı olarak bebeklerinin öldüğü söylenir. Bir anne mutlu olurken bir diğer annenin ciğerinin yanması. Payelll kalemine bir kez daha hayran kaldım.
Belgin, yıllar sonra gerçek ailesini öğrenir ve anne bildiği onu büyüten kadın ve kız kardeş bildiği Nalan da onun peşine takılarak İstanbul'a Gelincik Bulvarına gelirler. Sanki ayağı misali gönlünü sürümüş gibi, ben bu kızla evleneceğim diyen o adamla Asaf'la tanışır.
Asaf mahallenin gözde bekarı... Evlenme yaşı gelmiş ama hala daha kimseyi beğenmeyen bir adam. Herkül misali akşama kadar demir döven bir hurdacı.
Tam olarak kader de orada ağlarını örüyor efenim. Hatta Asaf beyciğim dediğini de yapıyor.
Bakın öyle mükemmel bir mahalle ki bizimkiler mahalleye geldiği gibi anında da eve yerleşip temizlik olayları da halloluyor.
Belgin'in Ferdi ve Yasemin'le olan benzerliği bile komşular arasında farkedilir. Hatta bunu ilk anlayan da babaları olur. Özellikle Belgin'in gerçek ailesi yaptıkları
Tam İstanbul öyküleri değil mi ama? Deniz kenarında bir çayımı da söyleyip tadını çıkaracagım bu öykülerin; hafif gri, bulutlu bir günmüş mesela.
Biri incelemelerde içinde kedi geçen öyküler daha güzel oluyor demiş, katılıyorum!!!!! Barış Bıçakçı nasıl kafamda Ankara ile özdeşleştiyse artık Ali Teoman da o şekilde İstanbul benim için.
Yazarla tanışma kitabımdı, incelikli dilini çok beğendim. Sırada Konstantiniyye Üçlemesi var.
Çok akıcı bir şekilde ilerliyor, bir günde bitirebilirsiniz.Betimlemeleri çok beğendim öyle ki Ağrıdağının eteklerinde kavalcılar çalarken çayımı yudumlamak istedim…Burnumda hep ilkbaharda taze bitmiş ot kokusu.Kitap boyunca bu koku hiç gitmedi… İçimde bir özlem dalgası yayıldı dağlara, ovalara, göllere…
Bir aşk ki çok büyük engellerle savaşıyor.. Gülbahar’ın başlattığı ve yine emek vererek yaşatmaya çalıştığı aşk sonrasında Ahmet’in de Ağrı dağına (ölüme) gitmesi… İkisi de kavuşmak için, engelleri ortadan kaldırmak için büyük çaba sarf ettiler. Engeller kalktı, sonra ?
Sonrasında işte hayata dair muazzam bir gerçeklik payı;
Dışarıdan olan engeller iki aşığı yalnızca birbirine çeker.Birbirlerine kavuşma isteği daha da artar. Peki engel içerden olursa?
Dış engelleri aşan Ahmet ve Gülbahar arasında şunu görüyoruz: İnsan içindeki şüphe ve engeli aşamadıktan sonra aşkta saadete kavuşamıyor. Ahmet “Nasıl kurtardın beni Gülbahar ?diye haykırırken içindeki gamı dile getirdi. Duvarı nem insanı gam yıkar.
Şayet Gülbahar’ın doğruyu söylemesini dilerdim zaten Ahmet hissetti içten içe ancak ondan duymak istemiş olabilir. Onu kaybetmemek için çabaladıkça kaybetti. Ah Gülbahar… Ağrıdağı deyince aklıma hep siz geleceksiniz .
Ağrıdağı EfsanesiYaşar Kemal · Yapı Kredi Yayınları · 202536,1bin okunma
Mental olarak kendimi kötü hissettiğim bir dönemde, (ülkece) Aylin Balboa’nın kaleminden dökülen sözler bana yalnız değilsin hissini verdi. Sanki aynı yerden konuştuğum, aynı acıları paylaştığım bir dostla dertleşiyordum; hatta daha da ötesinde, bir terapide çayımı yudumlarken sustuğum yerleri onun cümleleri tamamlıyordu.
İçimde biriken, adını koyamadığım o ağırlık ,kelimelerinde şekil buluyor, hafifliyordu. Bazen bir satırın altını çizip uzun uzun bakıyordum; çünkü orada sadece bir yazarın değil, benim de hikâyem vardı. Sanki biri gelip “bu hislerin geçersiz değil” demişti bana. Ve o an yine anladım ki insan en çok, anlaşılınca iyileşmeye başlıyor.
Kitabın etkisinden kolay kolay çıkamayacağım. Çok sevdim, kalbimde en güzel raflardan birine yerleştirdim. Balboa'nın kendine has, yer yer gülümseten ama tam da can yakacağı yerde duran kalemiyle kendi dünyamdan uzaklaşıp yine kendime döndüm.
Bir okur olarak alabileceğim ne varsa aldım; içime işleyen cümleleri, durup düşündüren satırları, “ben de böyle hissediyorum” dediğim anları… Ve bir kez tekrarlıyorum : İyi ki okuyorum, iyi ki kitaplar var.
Mutlaka okuyun.
Bazı hikâyeler vardır…
Saf bir aşkla başlar, acıyla büyür ve insanın içine oturur.
Çok tarzım olmamasına rağmen elimden bırakamadan okuduğum bir kitap oldu. Sanki sıcak çayımı almışım da Mahir’in anılarını kendi ağzından dinliyormuş gibi hissettim.
Mahir ve Zeynep’in aşkı o kadar saf ve gerçekti ki okurken o sevgiyi de acıyı da derinden hissediyorsunuz. Tam her şey güzel ilerlerken yaşanan bir olay, hikâyenin yönünü tamamen değiştiriyor. Ve o andan sonra Mahir için hiçbir şey eskisi gibi olmuyor.
Kaybın ardından yaşadığı özlem, yalnızlık ve içindeki kırgınlıklar… Hayattan kopuşu, verdiği kararlar ve yaşadığı acılar insanın içine dokunuyor. Okurken Mahir’e yardım etmek istedim resmen.
Zaman ilerledikçe sırlar açığa çıkıyor, gerçekler ortaya dökülüyor ve Mahir’in içindeki öfke büyüyor. Aşk, kayıp, intikam ve yüzleşmelerle dolu bir hikâyeye dönüşüyor.
“Memleketimin ormanları gibi yine gözlerin; ıslak ve yeşil…”
Duygusu yoğun, yer yer yoran ama etkileyen bir romandı.
Devamı için merak uyandıran bir finalle bitti.
Saf aşk mı, yoksa acının büyüttüğü bir hikâye mi…
Karar sizin.