Sevgili Murathan Mungan:
Sana kapıların eşiğinden, zihnimin içindeki bir şarkıyla yazıyorum.
Hani şu; Hadi dur o sarı odalarda durabilirsen... diye rest çeken şarkı...
Kulağımda bu şarkıyla; inceleme yazmak yerine hem sana, hem kendime "yazıyla sarılmak' istedim sadece.
Çünkü bazı metinler anlatılmaz, onların içinden geçilir. Ben de senin cümlelerinin içinden geçtim....
Masalların da sonuna geldim Dokuz Anahtarlı Kırk Oda ile... Hadi olalım eskisi gibi olabilirsek...
Kırk Oda ile başladım; kapılar açıldı, odalar çoğaldı, her odada biraz daha kendime rastladım. Sonra aynalar geldi, insanlar kanadı, hikâyeler derinleşti… Her odada bir şey bıraktım: bir korku, bir hatıra, bir özlem, bir kırgınlık… ve en çok da kendimden parçalar.
Kanun mudur bu yasaklık ? :)
Ve fark ettim ki sen bana hikâye anlatmadın, beni bana anlattın. Bazen bir masalın içine sakladın beni, bazen bir cümlenin ortasında bıraktın.
Ama her seferinde bilge bir abi gibi; tam da bakmam gereken yere bakmayı gösterdin.
Dokuz Anahtarlı Kırk Oda’da dedin ki;
“hadi bakalım, unut… unutabilirsen”
Unutamıyoruz...!
Çünkü kapıları öyle sıkı kilitlemişiz, öyle sarılmışız ki yaralarımıza iyileşmek istemiyoruz.
Ve hangi anahtarın, hangi yaraya ait olduğunu bile çözemiyoruz. Çünkü bazı hatıralar var…insanın zihnine değil, direkt kalbine yazılıyor.Silinmiyor.Üzerinden zaman geçmiyor. Geçse de eksilmiyor.Demek ki mesele hatıralar değilmiş. Çünkü anahtarlar bir kez kayboldu mu, kilitlerin de hükmü kalmıyormuş.
Dokuz Anahtarlı Kırk Oda”da dedin ki;
“Şimdi bu anahtarları al. Ama sakın bütün kapıları açmaya kalkma. Çünkü bazı kapılar kilitli kalmalı.”
Anladım.Bazı kapıları açmamak, açmış olmaktan daha büyük bir bilgelikmiş.Çünkü açmak, her zaman aydınlatmak değil;
bazen bozmak, dağıtmak, anlamı çözmek