Hayvanların evcilleştirilmesi bize bir de, doğanın efendisi olduğumuz ve bundan sonra hayvanların ve bitkilerin emirlerimizi yerine getireceği gibi net bir fikir kazandırdı. Bu bölümde göreceğimiz gibi, ne yazık ki işler böyle yürümüyor. İnsanların, canlılara kendi istediklerini yaptırabileceklerine dair ısrarlı inancı hep geri tepmiştir.
Örneğin, Thomas Austin'in evini özlediği 1859 yılına geri dönelim.
Thomas, genç yaşında Avustralya kolonisine katılmış bir İngilizdi. Birkaç on yıl sonra, Victoria yakınlarındaki evinde 29.000 dönümlük geniş bir alana yayılan verimli topraklarında koyun besiciliği yapıyordu. Bu alanda atalarının kendi topraklarında çalıştığı şevkle çalıştı. Spor düşkünü biri olarak yarış atları yetiştirdi ve eğitti. Aynı zamanda arazisinin çoğunu yaban hayatı ve avcılık için özel bir alana dönüştürdü. Arazileri Avustralya sosyetesinde ün kazandı ve Edinburgh Dükü, Avustralya'ya yaptığı seyahatlerde düzenli olarak burayı ziyaret etti. Austin yıllar sonra öldüğünde, övgülerle dolu ölüm ilanında "Avustralya'da ve İngiltere'de gerçek eski İngiliz beyefendisinin ondan daha iyi bir temsilcisi olmadığı" yazıyordu.
Dünyanın ücra bir köşesinde, İngiltere'de yaşadığı hayatı yaşama kararlılığıyla tüm gücünü ülkesindeki yaşamını yerkürenin zıt köşesine kopyalamaya harcadı. İşte bu her şeyin boka sarmasına sebep oldu. Çünkü Austin, (muhtemelen, ufak kangurulara ateş etmek kendisine yeterli gelmediğinden) birtakım klasik İngiliz av hayvanlarının ithal edilip avcılığın büyük ölçüde iyileştirilmesi gerektiğine karar vermiş; yeğenine sülün, keklik, yabani tavşan, karatavuk ve ardıçkuşu göndertmiştir. Ve en önemlisi, yirmi dört İngiliz tavşanı ithal etmiştir. "Birkaç tavşanın getirtilmesinin pek bir zararı yok. Avlanırken hem çeşitlilik hem de İngiltere'yi