ein volk ein rich

ein volk ein rich
@cehlibeyt
《|◇|》 ●
Hiç hakkımız olmadığı halde bulunduğumuz yere yeni türler ge­tirme isteğimiz, dünyada halihazırda var olan türlerle kalmıyor. Bazen yepyeni türler yaratmayı başarıyoruz. 1956'da Brezilyalı bilim insanı Warwick Estevam Kerr, Tanzanya'dan kraliçe arılar ithal ederek, Av­rupalı arılarla melezleştirmeye çalıştığında tam da bu oldu. Kerr, bu iki türün birleşiminin Brezilya doğasına daha uygun bir tür üreteceği umudunu taşıyordu. Ne yazık ki, bir yıl süren üreme deneylerinin ardından olan oldu. Kerr'in Sao Paulo'nun güneyinde bir şehir olan Rio Claro'daki labo­ratuvarında çalışan bir arıcı, çok kötü bir gün geçiriyordu. Tanzanya kraliçe arılarından yirmi altısı kaçtı, Avrupalı işçi arılar onları izledi ve o gün hep beraber Brezilya'ya yerleştiler. Kraliçeler, rastladıkları her erkek arıyla çiftleşmeye başladı ve farklı türler üretti. Bu yeni "Afri­kalılaştırılmış" arılar, Güney Amerika'ya, oradan Orta Amerika'ya ve ardından ABD'ye hızla yayılmaya başladı. Aslında daha küçüklerdi ve diğer arılardan daha az zehirleri vardı, ancak kovanlarını savunurken çok daha saldırgandılar. On kat fazla sokuyorlardı. Bunun sonucu olarak binlerce kişi öldü. Bu yüzden "katil arı" adıyla anılmaya başlandılar.
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Avustralyalı bilim insanları on yıllar boyunca tavşanlara hastalık bulaştırarak biyolojik savaş yapmayı denedi. Bunların en meşhuru 1950'lerde bulaştırılan miksomatözdür. Bu iş bir süre oldukça iyi gitti ve tavşan popülasyonunu dramatik bir şekilde azalttı ama uzun sürmedi. Virüsü bulaştırmak için sivrisinekler kullanıldığından sivri­sineklerin üremediği bölgelerde etkili olmadı. Hayatta kalan tavşanlar hastalığa karşı direnç geliştirdi ve sayıları tekrar tırmanmaya başladı. Ancak bilim insanları yeni biyolojik ajanlar üzerinde araştırma yapmayı sürdürdüler. 1990'larda tavşanlarda kanamalı hastalıklara sebep olacak bir virüs üzerinde çalışıyorlardı. Ancak, hastalıklar üze­rinde deneyler yapmak tehlikeli bir iştir. Bu nedenle bilim insanları virüsün açığa çıkma ve anakaraya yayılma riskini azaltmak için ça­lışmalarını güney sahilinin açığındaki bir adada yapıyorlardı. Eeeee. Tahmin edin ne oldu. Evet, 1995 yılında virüs anakaraya yayıldı. Yaşam, bu durumda sineklere otostop çekerek özgürleşti. Ancak, (tavşanlar için) ölümcül bir patojeni yanlışlıkla doğaya salan bilim insanları, bunun işe yaramış gibi göründüğünü söylemekten de memnuniyet duydular. Virüsün yanlışlıkla yayıldığı yirmi yıl önceden bugüne, Güney Avustralya'daki tavşan nüfusu tekrar azalırken bitki örtüsü geri döndü ve nesli tü­kenme sınırına gelen birçok hayvan da sayıca çoğaldı. Tavşanlarda kanamalı hastalıklara yol açan bu virüsün başka bir yan etkiye neden olmadığını umuyoruz.
Hayvanların evcilleştirilmesi bize bir de, doğanın efendisi oldu­ğumuz ve bundan sonra hayvanların ve bitkilerin emirlerimizi yerine getireceği gibi net bir fikir kazandırdı. Bu bölümde göreceğimiz gibi, ne yazık ki işler böyle yürümüyor. İnsanların, canlılara kendi istedik­lerini yaptırabileceklerine dair ısrarlı inancı hep geri tepmiştir. Örneğin, Thomas Austin'in evini özlediği 1859 yılına geri döne­lim. Thomas, genç yaşında Avustralya kolonisine katılmış bir İngilizdi. Birkaç on yıl sonra, Victoria yakınlarındaki evinde 29.000 dönümlük geniş bir alana yayılan verimli topraklarında koyun besiciliği yapıyor­du. Bu alanda atalarının kendi topraklarında çalıştığı şevkle çalıştı. Spor düşkünü biri olarak yarış atları yetiştirdi ve eğitti. Aynı zamanda arazisinin çoğunu yaban hayatı ve avcılık için özel bir alana dönüştür­dü. Arazileri Avustralya sosyetesinde ün kazandı ve Edinburgh Dükü, Avustralya'ya yaptığı seyahatlerde düzenli olarak burayı ziyaret etti. Austin yıllar sonra öldüğünde, övgülerle dolu ölüm ilanında "Avus­tralya'da ve İngiltere'de gerçek eski İngiliz beyefendisinin ondan daha iyi bir temsilcisi olmadığı" yazıyordu. Dünyanın ücra bir köşesinde, İngiltere'de yaşadığı hayatı yaşama kararlılığıyla tüm gücünü ülkesindeki yaşamını yerkürenin zıt köşesi­ne kopyalamaya harcadı. İşte bu her şeyin boka sarmasına sebep oldu. Çünkü Austin, (muhtemelen, ufak kangurulara ateş etmek kendi­sine yeterli gelmediğinden) birtakım klasik İngiliz av hayvanlarının ithal edilip avcılığın büyük ölçüde iyileştirilmesi gerektiğine karar vermiş; yeğenine sülün, keklik, yabani tavşan, karatavuk ve ardıçkuşu göndertmiştir. Ve en önemlisi, yirmi dört İngiliz tavşanı ithal etmiştir. "Birkaç tavşanın getirtilmesinin pek bir zararı yok. Avlanırken hem çeşitlilik hem de İngiltere'yi
Doğanın bize bahşettiği sonsuz sıhhati ve neşeyi, güneşin,rüzgarın ve yağmurun, yazın ve kışın tarif edilemeyen masumiyetini ve cömer hayırseverliğini bir durup düşünelim. Doğa, insanoğluna o kadar sempati duyuyor ki. Birimiz haklı bir nedenden ötrü kederlendiğinde, Güneş parlaklığını yitiriyor. Rüzgar, insancıl seslerle uğulduyor. Bulutlardan gözyaşları yağıyor,ağaçlar yazın ortasında yapraklarını döküp yas tutuyor. Benim aklım da doğanın bir parçası değil mi? Ben de bir parça da olsa yapraktan ve topraktan değil miyim? Bize iyi gelen, sağlığımızı geri getiren, halimizden memnun olmamızı sağlayan ilaçlar nedir? Bunlar benim ya da sizin büyük dedenizin değil, dedenizin büyük anneannesi olan doğa ananın sebzeler ya da bitkiler olarak bize sunduğu ve sayelerinde genç kaldığı, tüm akranlarından daha uzun yaşadığı, ve onlar bir deri bir kemik kalırken, kendi sağlığını beslemeye devam etdiği evrensel ilaçlarıdır.
“Kendi bütünlüğü içinde ele alındığında gösteri, mevcut üretim tarzının hem sonucu hem de tasarısıdır. Gerçek dünyaya bir eklenti, ona ilave edilen bir süs değildir. O, gerçek toplumun gerçekdışılığının can alıcı noktasıdır. Gerek enformasyon ya da propaganda, gerekse reklam ya da doğrudan eğlence tüketimi biçiminde olsun bütün özel biçimleriyle gösteri, toplumsal olarak hâkim olan yaşamın mevcut model'ini oluşturmaktadır. O, üretimde önceden yapılmış seçimin her alanda onaylanması ve bunun sonucu olan tüketimidir. Gösterinin biçimi ve içeriği, var olan sistemin koşullarının ve amaçlarının tümüyle aynen doğrulanmasıdır. Modern üretimin dışında geçirilen zamanın esas bölümündeki meşguliyet olan gösteri, aynı zamanda da bu doğrulamanın sürekli mevcudiyeti'dir.”