Kitapların savaşını anlatan şahane bir metin okudum. Tankların, silahların ve generallerin gölgesinde kalan başka bir cephe açtı önümde: kütüphanelerin, yayıncıların, sansür kurullarının ve okurların cephesi.
Kitapların daima iyi şeylere hizmet ettiğine inanmayı seviyoruz, kabul edelim. Hatta “kitap okuyan insandan zarar gelmez” düşüncesine inanan çokça insan var. Oysa Pettegree bize bunun her zaman böyle olmadığını gösteriyor. Bir kitabın insanları özgürleştirebildiği kadar manipüle de edebileceğini, bir romanın teselli sunduğu kadar propaganda aracı hâline de gelebileceğini hatırlatıyor.
Yazarın anlattıkları arasında beni en çok kütüphanelerle ilgili olanlar etkiledi. Çünkü kitap yakmanın ya da bir kütüphaneyi bombalamanın yalnızca fiziksel bir yıkım olmadığını çok net hissettiriyor. Bir şehrin hafızasının yok edilmesinden söz ediyoruz. Bir daha asla yerine konulamayacak el yazmaları, notlar, kişisel arşivler ve izler… Bu bölümleri okurken insan ister istemez “bir toplumu gerçekten yenmek istiyorsanız önce insanlarını mı yok edersiniz, yoksa hafızasını mı?” diye düşünüyor.
Cephede kitap okuyan askerler, sansürlenen yazarlar, bombalardan kaçırılan koleksiyonlar, savaş sırasında görevleri dışında çizim yapan ya da yazı yazan insanlar… Bütün bunlar metni kuru bir araştırma olmaktan çıkarıp canlı bir anlatıya dönüştürüyor.
Kitabı beş günde bitirdim. Başarılı ve zor bir metindi. Bombardıman altında bile kitap saklayan, kitap taşıyan, kitap basan ve kitap okuyan insanların hikâyesi, savaşın kendisi kadar etkileyiciydi, diyebilirim. Savaşları anlatırken kitapları, kitapları anlatırken de insanı unutmayan bu kitabı kesinlikle tavsiye ederim.