Öncelikle belirtmeliyim ki Reşat Nuri, alışveriş listesi yazsa onu da okurum. Böyle akıcı bir anlatım, dilin güzel kullanımı beni o kadar kitabın içine çekti ki. Konusu itibarıyla da zaten dikkat çekici bir roman. Kısa özetleyecek olursam:
Roman, çocukluk yıllarında başlayan ve yıllar içinde derin bir aşka dönüşen Hüseyin Kenan ile Lamia’nın hikâyesini anlatır. Hüseyin Kenan, müziğe düşkün, duygusal ama hayata karşı kararsız bir gençtir. Lamia ise masum, içe dönük ve duygularını derin yaşayan bir genç kızdır. İkisi arasında güçlü bir sevgi doğmasına rağmen, Hüseyin Kenan’ın zayıf iradesi, kararsızlığı ve hayat karşısındaki savrulmaları bu aşkın önündeki en büyük engel olur. Hüseyin Kenan, Lamia’ya olan sevgisine rağmen kolay etkilenir, geçici heveslerin peşinden gider ve bu durum Lamia’nın büyük hayal kırıklıkları yaşamasına neden olur. Lamia, sevdiği adamın değişmesini beklerken içten içe yıpranır; fakat Hüseyin Kenan, gerçek sevgiyi ancak onu kaybettikten sonra fark eder. Roman, “dudakta kalan” yani söylenen ama kalbe inmeyen sevgilerin insan hayatında nasıl derin yaralar açtığını göstererek hüzünlü bir sonla tamamlanır. Lamia, romanın en saf, içe dönük ve duygusal karakteridir. Sevgisini gösterişle değil, sabır ve fedakârlıkla yaşayan bir yapıya sahiptir. Hüseyin Kenan’a olan sevgisi derin, temiz ve süreklidir. Hayatındaki mutluluğu sevdiği adamın varlığına bağlamış gibidir. Hüseyin Kenan, kararsız, zayıf iradeli ve duygularını yönetemeyen bir karakterdir. Müziğe olan ilgisi onun romantik yanını besler; ancak bu romantizm sorumluluk duygusuyla desteklenmediği için yüzeyde kalır.
Kenan, Lamia’yı sevmesine rağmen hayat karşısında net bir duruş sergileyemez. Anlık duygularla hareket eder, kolay etkilenir ve bu yüzden hem Lamia’yı hem de kendisini mutsuz eder. Gerçek
Merhabalar Bugün en sevdiğim yazarlardan biri olan Ahmet Ümit’in yazmış olduğu bir roman incelemesi ile karşınızdayım. Öncelikle ben Başkomiser Nevzat kitaplarını çok severim.
Kitabımızda çocuk istismarları, mültecilerin çaresizliği (!) gibi konular mevcut. “Körebe” denilen bir seri katil sadece çocuk istismarcılarını öldürüyor ve kitabımız bu cinayetler üzerinden işleniyor.
Kitabımızın anlatım biçimi, dili, ele aldığı konular gayet güzeldi ve anlaşılırdı. Lakin mülteci ailelerin geçtiği bölümlerde oldukça sıkıldım ve onları haksız buldum. Bir de bazı yerler bence gereksiz şekilde uzatılmıştı. :( Ancak ona rağmen çok güzel bir kitaptı.
Fevkalade bir kitap ile karşınızdayım! Öncelikle kitabın özetinden biraz bahsetmek isterim. Baş kahramanımız Selim Pusat, siyasi görüşü yüzünden arkadaşı Şeref ile birlikte askerlikten atılmıştır. Eşi Ayşe ise edebiyat öğretmenidir. Selim Pusat, hep bir huzursuzluk içindedir çünkü binlerce yıl önce yaşayan yüzbaşı Burkay’ın eşinin ona ettiği beddua seneler sonra Selim Pusat’ta tezahür eder. Bunu romanda geçen “Mutlak seveceksin beni, bundan kaçamazsın.” dizeleriyle anlayabiliyoruz. Yani bu romanda reenkarnasyon mevcut. Selim Pusat, evliyken kendisinden 25 yaş küçük birisine aşık olmanın bedelini hayal ve gerçeklik arasında dönüp dolaşarak öder.
Aslında bu romanda Nihal Atsız’ın kendi iç dünyasına ait izler de vardır. Zaten romanımızda da geçen “geri gelen mektup” şiirinin hikayesini biliyoruz, bu örnekle birlikte gerçeğe yakın olaylar anlatıldığını görebiliyoruz. Kitaptaki herkesin bir sembol olarak karşımıza çıktığını düşünüyorum. Örneğin Selim Pusat’ın ve yüzyıllar önce yaşayan Yüzbaşı Burkay’ın Nihal Atsız olduğunu düşünüyorum, Şeref’in Nihal Atsız’ın onuru olduğunu ve Ayşe’nin de Nihal Atsız’ın eşi olduğunu düşünüyorum. Hepsinin bence gerçeklikle bağlantısı vardır. Bunun yanında romanın sonlarına doğru gerçekleşen mahkeme bölümü o kadar iyiydi ki! Orada bulunan Oruç Reis, Mete, Bilge Kağan… Tam olarak Türk töresini anlatan bilgiler mevcuttu.
Ve son olarak nedendir bilinmez ben bir kadın olarak Ayşe’ye çok üzüldüm. :(
Bu kitabı o kadar keyifle okudum ki size anlatamam! Kitabın ortalarından itibaren merak duygum arttı, bazı yerlerde çok kızdım, bazı yerlerde üzüldüm ancak gayet başarılıydı benim kanaatimce.
Gelelim bu kitabın konusuna… Kitabımızın baş kahramanı Cem’di. Babasından uzak bir halde annesiyle yaşayan Cem, lisenin son yıllarında para kazanıp dershaneye gitmek amacıyla Mahmut Usta’nın yanında çıraklık yapmaya başlar. Burada hayata dair birçok şey öğrenen Cem, ergenliğin getirdiği duygular ile bazı ilişkiler, tehlikeli durumlar yaşar. Zaman geçer ve Cem istediği hayata ve kariyere ulaşır ama bir şey eksiktir. İşte aradığını şeyi, eksik olanı romanın sonunda buluyor. Roman sürprizli şekilde bitiyor.
Kitabın temelinde Oidipus kompleksi var. Bunun yanında 1970’li yılların siyasi unsurları da yer alıyor. Cem’in babası tarafından bırakılma konusu, baba-oğul ilişkisi iyi bir şekilde işlenmiş. “baba” figürünün özellikle erkekler için ne kadar önemli olduğu vurgulanıyor.
“Bazı hikâyeler yürekten yazılır… Bazı aşklar ise sadece yürekte yaşanır.”
Buket Uzuner, bu romanda sadece bir aşkı değil; bir ülkenin siyasi çalkantılarını,
bir toplumun dönüşüm sancılarını,
ve insan kalbinin en gizli odalarını anlatıyor. Klasik bir aşk romanından ziyade susarak, içine atarak sevmenin romanı. Bir yanda “şiir gibi” seven Tuna, bir yanda hikayesi çok az süren ( ve beni gerçekten de üzen) mağrurluk abidesi Aras ve gönüllerin prensesi, kalbinde ikisini de taşıyan Ada. Çocukluk arkadaşlığı, zamanla bir aşk üçgenine,
Aşk ise ömür boyu süren bir suskunluğa dönüşüyor…
Mutlaka okumalısınız!