Ceyda Şengelen

Ceyda Şengelen
@ceydasengelen
Muhasebe uzmanı
Lisans
İstanbul
17 Kasım 1999
42 okur puanı
Mayıs 2020 tarihinde katıldı
Martı Jonathan Livingston – Richard Bach
9/10
·96 syf.··
Beğendi
·
2026 2. kitabı
Kolay okunan, su gibi akan bir kitap. Zaten kısa olmasıyla birlikte akıcılığı birleşince nasıl bittiğini hiç anlamadım. Hikâye sizi sessizce içine çekiyor; farkına varmadan Jonathan’la birlikte yükselmeye başlıyorsunuz. Kitapta Martı Jonathan Livingston, uçmayı yalnızca karın doyurmak için değil; anlamak, geliştirmek ve aşmak için isteyen bir martı. Ancak çoğunluk sorgulayanı sevmediği için bu isteği yüzünden dışlanıyor. Çünkü sürü için önemli olan sınırları zorlamak değil, kurallara uymak. Kitabın en çarpıcı tarafı, Jonathan’ın asıl mücadelesinin sürüyle değil, sınırlarla olması. Ona öğretilen “yapamazsın”larla. Uçuşu bir metafor olarak gördüm; insanın kendini aşma arzusu ve potansiyelini tanıma cesareti. Jonathan düştükçe öğreniyor, yalnız kaldıkça güçleniyor. Yalnızlık ona ceza olarak verilse de, Jonathan bu cezayı bir ceza olarak değil, bir geçiş kapısı olarak kullanıyor. Kitapta özgürlük çok net bir yerden tanımlanıyor: Gerçek özgürlük, başkalarının beklentilerinden değil, kendi korkularından kurtulmakla başlıyor. Jonathan’ın sürgün edilmesi bir son değil; aksine gerçek yolculuğunun başlangıcı oluyor. İlerleyen bölümlerde öğrenmenin hiç bitmediğini, ustalaşmanın ise paylaşmakla anlam kazandığını görüyoruz. Jonathan dışlandığı yere geri dönüyor; ama bu kez kendini kanıtlamak için değil, başkalarına “sen de yapabilirsin” demek için. Her şey beklediği gibi olmasa da, bilginin ve farkındalığın sorumluluk getirdiğini hatırlatıyor bize. Bu kitaptan şunu anladım: İnsan korkularını yenmeye ve kendi sınırlarını aşmaya çalıştıkça daha özgür ve daha iyi hissediyor. Kısa ama yoğun bir kitap. Bana şunu düşündürdü: Hayatta asıl risk düşmek değil, hiç denememek. Sürüde güvende kalmak mı, yoksa yalnız da olsa kendin olmak mı? Jonathan seçimini yapıyor.
1000Kitap
Martı Jonathan LivingstonRichard Bach · Epsilon Yayınları · 201680,2bin okunma
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Kendine Ait Bir Oda
9/10
·127 syf.··
Beğendi
·
2026 1. kitabı
Virginia Woolf’un Kendine Ait Bir Oda adlı eserini 2026 yılının ilk kitabı olarak seçtim ve iyi ki de öyle yapmışım. Sakin bir zihinle okunması gereken, okuru yavaşça içine alan; fakat sayfalar ilerledikçe düşünceyi sessizce sarsan bir kitap. Bitirdiğinde insan artık eski hâlinde kalmıyor. Bu eser, kadınların edebiyat tarihindeki görünmezliğini sorgular; ancak bunu sert ve suçlayıcı bir dille değil, zarafetle, zekâyla ve ince bir ironiyle yapar. Woolf, kadınların neden erkekler kadar görünür ve üretken olamadığını iki temel noktada toplar: maddi özgürlük eksikliği ve kendine ait bir oda yoksunluğu. Burada mesele yetenek değil, imkândır. Çünkü yetenek, ancak uygun koşullar sağlandığında kendini gösterebilir. Kitabın en çarpıcı bölümlerinden biri, Woolf’un yarattığı varsayımsal karakter olan Shakespeare’in hayali kız kardeşi Judith’tir. Aynı yeteneğe, aynı zekâya, hatta belki daha güçlü bir yaratıcı ruha sahip olmasına rağmen toplum ona ne yazmak için zaman tanır ne de yazabileceği bir alan. Judith’in trajedisi bireysel değildir; adı tarihe hiç yazılmamış sayısız kadının ortak kaderidir. Woolf burada son derece net bir gerçeğin altını çizer: Özgürlük olmadan deha bile susar. Kitapta dikkat çeken bir diğer figür ise Mary Carmichael’dır. Woolf, Mary Carmichael’ı yeni bir kadın yazar kuşağının sembolü olarak ele alır. Onun yazılarını kusursuz bulmaz; hatta yer yer dağınık ve ham olduklarını söyler. Ancak Woolf için asıl önemli olan bu değildir. Mary Carmichael, kadınların ilk kez özgürce yazmaya başladığı bir eşiği temsil eder. Cümleleri henüz pürüzlüdür ama cesurdur. Çünkü ilk kez kadınlar, erkeklerin onayını aramadan, kendi deneyimlerini merkeze alarak yazmaya başlamıştır. Woolf, bu hamlığı bir eksiklik değil, bir başlangıç olarak görür; edebiyatın ilerleyebilmesi için
1000Kitap
Kendine Ait Bir OdaVirginia Woolf · İletişim Kitabevi · 202148,2bin okunma
Ölü Ozanlar Derneği
10/10
·136 syf.··
Beğendi
·
2025 24. kitabı
N.H. Kleinbaum’un Ölü Ozanlar Derneği, Welton Akademisi’nin sert kuralları ve ağır disiplinin ortasında, gençlere bambaşka bir bakış açısı kazandıran sıra dışı, ilham verici bir öğretmenin dersiyle başlıyor. John Keating… Ona hayran olmamak elde değil. Kaptanım, benim kaptanım! Gelenek, Onur, Disiplin, Mükemmellik sloganlarının arasında boğulan, nefes almaya çalışan öğrencilerine yalnızca edebiyat değil; hayatın ta kendisini öğretiyor. Dersleri, kelimelerle değil, ruhla işleniyor; her birine kendi sesini bulma cesareti aşılıyor. Bu kitap, sadece şiirin büyüsünü değil; farklı düşünmenin, kendi yolunu seçmenin ve hayallerin peşinden gitmenin ne kadar değerli olduğunu hatırlatıyor. Karakterler, ergenlikten yetişkinliğe geçişin sancılarını, umutlarını ve cesaret anlarını taşıyor. Todd’un sessizliği, Neil’in tutkusu, Knox’un cesareti… Her biri ayrı bir hayat dersi gibi. En sevdiğim bölümlerden biri, gençlerin kendi aralarında yarattıkları özgür alanlar oldu. Bir mağara, birkaç şiir, paylaşılmış hayaller… Onlar için bu, dünyadan kaçış değil; aksine, dünyayı yeniden kurma çabasıydı. Kitabın asıl gücü, bize yalnızca “yaşamanın” değil, “kendin olarak yaşamanın” önemini hissettirmesinde. Ve bunu yaparken, hayatın her zaman kolay olmadığını; idealizmin bazen sert, acımasız duvarlara çarpabileceğini de sezdiriyor. Satır aralarında kendime sürekli şunu sordum: Kaçımız kendi hayatımızın kaptanı olabiliyoruz? Kaçımız gerçekten kendi sesimizi bulabiliyoruz? Kaçımız, hayallerimizi; ailemizin, toplumun ve çevremizin beklentileri altında boğuyoruz?
1000Kitap
Ölü Ozanlar DerneğiN. H. Kleinbaum · Bilge Kültür Sanat Yayınları · 202233,1bin okunma
Şeytanın Çırağı
7/10
·128 syf.··
2025 23. kitabı
Şiro Hamao’nun Şeytanın Çırağı adlı eseri, Japon polisiyesinin klasikleşmiş örneklerinden biri. Kısa ama etkileyici. Hele ki Sartre’ın Bulantısından sonra resmen su gibi aktı, ruhum kendine geldi diyebilirim. Kitap iki öyküden oluşuyor. İlk öykü olan Şeytanın Çırağı, hapisteki bir adamın, yıllar önce çok yakın olduğu ama sonra yolları ayrılan savcı arkadaşına yazdığı mektupla başlıyor. Mektup biçiminde ilerleyen bu itiraflar yer yer tüylerimi diken diken etti. Suçun kendisinden çok, bir insanın nasıl suçluya dönüştüğünü izliyoruz. Yani “katil kim?” değil de, “katil nasıl olunur?” sorusu cevap buluyor. Ve bu dönüşüm öyle iç karartıcı, öyle psikolojik bir derinlikle veriliyor ki, kelimenin tam anlamıyla şeytanın çırağına dönüşümünü izlemek gerçekten etkileyici ve ürpertici. Feminist yönüm kitap boyunca yer yer “n’oluyoruz?” diye devreye girdi ama onu bir kenara koyarsak, kitabın duygusal arka planı ve karakter çatışmaları beni fazlasıyla içine çekti. İçindeki karanlığa yenilen bir adamın, pişmanlık, nefret, aşk ve kayboluşla şekillenen hikâyesini okumak kolay değil ama bir o kadar da etkileyici. İkinci öykü olan Onları Öldürdü mü? ise tam isminin hakkını veriyor. Sonuna kadar “Acaba öldürdü mü?” diye soluksuz okudum. Sonunu az çok tahmin etsem de, atmosferi çok sevdim. Her iki öyküde de duygular, suçun çözümünden daha baskın. İnsan psikolojisi öyle güzel işlenmiş ki bazı yerlerde istemsizce Werther’i düşündüm… Sanırım onu da şimdi biraz daha iyi anlıyorum. Toparlarsam: Kitap kısa, hızlı okunuyor ama etkisi büyük. Aklımda şu kaldı: Bazen en büyük suç, bir başkasına değil, kendine karşı işlenir.
1000Kitap
Şeytanın ÇırağıŞiro Hamao · İthaki Yayınları · 20249,8bin okunma
Bulantı
9/10
·260 syf.··
Beğendi
·
2025 22. kitabı
Jean-Paul Sartre’ın Bulantı adlı romanı, Roquentin’in tuttuğu günlük notlarının birleşiminden oluşuyor. İlk bakışta olay örgüsü yokmuş gibi görünse de, bu kitap aslında bir düşünce patlaması, büyük bir içsel savaş. Görünürde bir hikâye akmıyor ama alt metin çok güçlü. Son derece sıradan görünen bir taş, bir ağaç kökü bile Roquentin’in gözünde varoluşun açıklanamaz ve rahatsız edici yüzüne dönüşüyor. Bu yüz ona neredeyse fiziksel bir mide bulantısı hissettiriyor. “Bulantı” tam da bu: varlığın nedenine dair hiçbir cevabın olmayışıyla yüzleşmenin tedirginliği. Roquentin, yalnızlığıyla, geçmiş sevgilisi Anny’yle ve insanlara karşı duyduğu tiksintiyle boğuşurken; insanların maskelerini, yapay mutluluklarını dışarıdan bir gözle izliyor. Ve sonunda, bu sistemin dışında kaldığını fark ediyor. Ne bir inanç, ne bir umut… sadece farkındalık. Kitap çok karamsar gitse de, dinlediği bir caz parçası var ki… o sahne içime ay gibi doğdu. İçimden bağırarak, “Sartre sonunda bir şeyde anlam buldu!” dedim. Belki de sanatta… Zaten şarkılar hep böyle değil mi? Sartre’ın dili zaman zaman kasvetli ve yorucuydu. Bulantı’yı okurken kendimi karanlıktan çıkıp aydınlığa alışmaya çalışan biri gibi hissettim. İlk başta zordu; ama sonra alıştım. Derken, aydınlığın içinde bile karamsarlığı yaşadım. Benim için 8/10. Ağır ama etkileyici bir yolculuk. Herkesin ruhuna göre değil belki… ama bir kere içine düştün mü, kolay kolay çıkamıyorsun.
1000Kitap
BulantıJean-Paul Sartre · Can Yayınları · 202128,1bin okunma