Yaradılışımız gereği her şeyi kendimizle ve kendimizi de her şeyle kıyasladığımız için, her türlü mutluluk ve kederi, kendi bütünselliğimizi oluşturan nesnelerde buluyoruz, işte bu durumda en tehlikeli şey yalnızlıktır.
Yaşamında, seni yiyip bitirmeyen hiçbir an yoktur, hem seni hem de yakınlarını; senin de bir yok edici olmadığın, bir yok edici olmak zorunda kalmadığın hiçbir an yoktur; en küçük gezintin binlerce zavallı solucanın hayatına mal olur, attığın tek bir adım, karıncaların inşaatlarını sarsıp ezer ve küçük dünyalarını berbat bir mezara çevirir.
İnsan soyu tek bir kalıptan çıkmadır. Çoğu, yaşayabilmek için günlerinin büyük bir bölümünü çalışarak geçirir ve özgürlük olarak arta kalan zaman onları o kadar kaygılandırır ki, ondan kurtulmak için denenmedik şey bırakmazlar.
“Hayır, zaman hiç durmaz,” dedi; “lakin her şeydeki ve her yerdeki değişim ve gelişim bir değildir. Elfler için dünya çok hızlı döner ama hem çok hızlı hem de çok yavaş döner. Hızlıdır, çünkü bütün öbür şeyler yanlarından geçip giderken kendileri çok az değişirler: Bu keder verir onlara. Yavaştır, çünkü kaçıp giden yılları saymazlar. Geçen mevsimler uzun, çok uzun bir nehirde durmadan tekrarlanan damlacıklardır. Yine de güneş altındaki her şey nihayetinde bir sona doğru yıpranır.”
Verona’daki Castelvecchio Müzesi’nde gezinmek, merdivenleri çıkmak, mimar Carlo Scarpa’nın heykeller üzerine ipek gibi düşürdüğü ışığı görmek, bana müzelerin verdiği mutluluğun yalnız koleksiyonla değil, resimlerin, eşyaların yerleştirilmesindeki dengeyle de mümkün olduğunu aklıma ilk defa açıkça getirdi. Ama Berlin’de Martin Gropius binasında bir dönem ağırlanan ve sonra evsiz kalan Şeyler Müzesi bana tam tersinin de doğru olabileceğini, zekayla ve mizahla her şeyin toplanabileceğini, sevdiğimiz her şeyi ve sevdiğimizle ilgili her şeyi toplamamız gerektiğini, bir evimiz ve müzemiz olmasa da, topladığımız koleksiyonun şiirinin eşyaların evi olacağını öğretti.