Cilt 22-42 İncelemesi(Spoiler İçerir)
Cilt 22, Guts’ın maceralarının artık bir düzine kanlı sitcom'a dönüşmeye başladığı yer. Guts, “Benim hayatımda kan yoksa, kahramanlık da yok!”(ee adı Berserk yani ötesi beklenmez) felsefesini benimseyerek, sürekli bir savaşa giriyor, ortalık hep kan revan, bu adam daha iyileşmeden yeni savaşlara bir sonraki gün başlıyor(Neyseki Puck var ). Bu ciltte, Griffith tabiki yine ve yine eşsiz ve donuk bakışlarıyla o, bir nevi antik Yunan mitolojisindeki Prometheus gibi, ateşi insanlara getirmekten çok, kendi egosunu beslemek için gelmiş gibi.
Sonraki ciltlerde, Guts, yalnızlık ve kayıplarla boğuşurken, Puck’ın şirinliği tam bir “gözyaşları arasında bir kahkaha” haline geliyor. Puck, “Sakin ol, Guts! Belki bir çiçek bile bulabilirsin!” derken, Guts’ın gözünden akan kanlar, adeta bir romantik komedinin dramatik sahnesi gibi. Casca’nın durumu ise, Guts’ın kalbinde bir yara açarken, “Ya ben de bir gün öyle sevgi dolu olacağım!” diye düşünmesine sebep oluyor. (Dikkat edin Guts'ın Casca'ya bakışlarına) Burada, Guts’ın içsel çatışmaları, Sokratik bir sorgulama gibi, “Gerçekten kimim?" Şahsen bende artık bu kadar karanlığa yeter, ne çektin be Guts dedim ama mangaka acımamış tabi...
Cilt 36'dan itibaren, Guts’ın yolculuğu, tanrıların ve şeytanların savaşını andıran bir mitolojik dramaya dönüşüyor. Düşmanlarıyla savaşı ve kendi içindeki canavarla yüzleşmesi, tam anlamıyla bir antik Yunan trajedisi gibi. (Mitoloji sevdiğim belli olsun diye örneklerimi burdan aldım hep). Cilt 40’a yaklaşırken, Guts, “Tamam, biraz daha kan dökmeden çıkamayacağım!” derken, tarihsel mitlerden gelen karakterlerle tanışıyoruz. Guts’ın düşmanları, adeta antik mitolojiden fırlamış gibi; bir yanda Medusa, bir yanda Minotaur, Guts’ı “Savaşın gerçek yüzü bu, dostum!” diye