Mutfaktan bahçeye çıkıp kapıyı arkamdan çekiyorum. Gece ılık, sokak lambaları çoktan sönmüş, herkes uykuda, gökyüzü berrak ve yıldızlarla dolu. Köyden çıkıp karanlık asfalt yolda yürüyorum, tek tük çiftlikler düzlükte miskin miskin duruyorlar. Bu dünya benim dünyam çünkü şu anda buradayım, hepsi bu - belki abime bu cevabı verebilirdim. Hendekler kurumuş, etraflarını böğürtlenler bürümüş, gece hayvanları çalıları hışırdatıyor, ağustos böcekleri ötüyor. Tarlalarda buruk bir faselya ve yonca kokusu var, bir de gübre ve sıcak katran kokusu, tarlalar uçsuz bucaksız, çok büyükler. Çayırlarda atlar yan yana duruyor, başlarını eğmiş burunlarından soluyorlar. Nehrin üstündeki köprünün korkulukları beyaz beyaz parıldıyor, su kıpırtısız, uzayan bir gölge gibi, soğuk bir çizgi. Bu köprüden yürümek, nehri geçmek, sanki karşı kıyıda bambaşka bir yer varmış gibi anlamlı geliyor.