Roma’yı çökmekten asırlarca koruyan ve onu sığ bir şehir devletinden gerçek bir "cihan imparatorluğu"na dönüştüren en büyük tılsım; etnik bir kimliği, hukuki ve siyasi bir üst kimliğe dönüştürebilme kabiliyetiydi. M.S. 2. yüzyıl bu entegrasyonun zirvesidir ve arkasından gelen süreç dünya siyaset tarihini kökten değiştirmiştir. Roma, mülkiyet ve yönetim hakkını sadece İtalya yarımadasındaki elitlere saklamadı. M.S. 2. yüzyılda, Roma İmparatorluğu'nun en parlak dönemini yaşatan "Beş İyi İmparator"un önemli bir kısmı İtalya dışındandı. Trajan ve Hadrianus: Bugünün İspanya (Hispania) topraklarından çıkıp geldiler. Antoninus Pius: Kökeni Galya’ya (Fransa) dayanıyordu. M.S. 193'te tahta çıkan Septimius Severus ise Kuzey Afrikalıydı (Libya) ve aksanlı Latincesiyle Roma'yı yönetti. Yani Roma, daha 2. yüzyılda en tepedeki yönetim mekanizmasını bile etnik kökene bakmaksızın "Romalılaşmış" taşralılara açmıştı. Bu tarihsel eğilim, M.S. 3. yüzyılın hemen başında (212 yılında) İmparator Caracalla’nın çıkardığı Constitutio Antoniniana (Caracalla Fermanı) ile hukuki nihayetine erdi. ​Bu fermanla, imparatorluk sınırları içinde yaşayan (köleler hariç) tüm özgür erkeklere tam Roma Vatandaşlığı (Civitas) verildi. O günden sonra Britanya'daki bir köylü, Mısır'daki bir tüccar ve Suriye'deki bir memur hukuken aynı haklara sahip birer "Romalı" haline geldi. Roma’nın başardığı ama Gaznelilerin, Emevilerin veya Osmanlıların tam anlamıyla hayata geçiremediği fark şuydu: Roma, aidiyeti "hukuk" üzerinden tanımladı; Doğu imparatorlukları ise "askeri sadakat ve vergi" ilişkisi üzerinden. Doğu imparatorluklarında Roma'daki gibi evrensel bir "vatandaşlık" kavramı gelişmedi. Onun yerine Reaya (güdülen, vergi veren kitle) ve Askeri (yöneten, vergi toplayan elit) ayrımı vardı. Emevilerde Müslüman
Tarih
AVRUPA BAŞARDI AMA MÜSLÜMANLARIN ENGİZİSYONU DEVAM EDİYOR. Ortaçağ Avrupası'ndaki kilise (din) engizisyonu, her gelişim, yenilik ve farklı düşüncenin önüne koca bir din bariyeri/din takozu koyan anlayış olarak tarif edilebilir kısaca. Avrupa, bir diğer tanımı "skolastizm" olan bu anlayışı ortadan kaldırmayı yani din denen şeyin, inanılan yaratıcı ile inanan kişinin kalbi arasında durması gerektiğini anlayışını yerleştirmeyi uzun ve sancılı bir süreçten sonra başardı. Gerisi hepimizin malumu... Ancak İslam coğrafyası 2024 yılı itibarı ile bu konuda Avrupa'nın 300 yıl gerisindedir. Daha kat edeceği çok mesafe vardır. Yazının buraya kadar olan bölümünü okuyup çileden çıkan, buradan bir Avrupa övgüsü ve özentisi çıkaran hiddetli arkadaşlarımızın olduğunu çok iyi biliyorum. Çünkü mahalleyi çok iyi tanırım. Lakin istediğiniz kadar canınız sıkılsın ortadaki tablo ve gelinen nokta haklılığımı gün gibi ortaya çıkarmaktadır. Onlarca örnek ile bu durumu delillendirme ihtiyacı görmüyorum. Hepimizin bildiği -ve kabul ettiği- üzere koca cihan devleti Osmanlı'yı önce zayıflatan, sonra gerileten ve en nihayet de yıkılmasına sebep olan etkenlerin başında, "bilimsel gelişmelerin gerisinde kalmak" Avrupa'nın bu konuda atılım yaptığı sanayi devrimi döneminde etkili olamamak gelmektedir. İşte bu geri kalışlarda da ana sebep çoğunlukla, konunun her ne olursa oldun önce bir "din" komisyonuna uğraması ve "caiz değildur" duvarına toslaması olmuştur. Osmanlı'nın son asırlarında gücünü ve etkisini giderek arttırmayı başaran, tarikatların ve tasavvufi bakış açısının geri kalmada ve yıkılmada ne kadar etkili olduğu konusunda sanırım hepimiz hemfikiriz. Çağın gelişmelerine ayak uydurmak gerektiğini fark eden ve bu konuda adımlar atmaya çalışan son dönemin bazı padişahlarının nasıl "gavur
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Cihan devleti Osmanlı
Fatih açtı İstanbul’un kapısını, Yazdı tarihe altın yapısını. Ordusuyla büyüdü dört bir yana, Şan kattı koskoca vatana. Kanuni ile yükseldi devlet, Adaletle doldu memleket. Zaferlerle geçti nice yıllar, Osmanlı oldu dillere destanlar. Tarih dersi içinde şiir yazmadım demem artık.
Şiir
Medeniyet Canavarı Batı Dökülmüş sıvası, kırılmış camı Beti benzi solmuş, bizim haneler. Etrafa yayılmış, kederi/gamı Yıkık viran olmuş bizim haneler. Nûriye Hsbk Akyl Saygıdeğer okuyucular Allah Tealanın selamı sizin üzerinize olsun bütün dünya dergisu 2021 in 5.ayındaki yazısında Çifte standart, üç yüz yıldır Batı'nın politikası olmuştur derken batının siyasi politikasını çifte standart olarak ifade ediyor öyle bir çift standartki saygıdeğer edebiyat defteri okuyucusunun dediği gibi Dökülmüş sıvası, kırılmış camı Yıkık viran olmuş bizim haneler evet batı ilk önce hanelerin yıkılmasına sıvaların dökülüp camların kırılmasına vesile olur ondan okumayan sorgulamayan insanlara kendilerini kahraman olarak tanıtırlar toprakları işgal edemedikleri zaman zihinlerimizi kültürlerimizi işgal ederler bilge kral Aliyanın dediği gibi batı hiçbir zaman medeni olmamıştır fransız ingiliz tarihi sömürgeye Abd ve itrailin tarihi ise kan ve işgale dayanır dünya tarihinde işlenen soykırım ve insanlık suçlarının altında batının parmağı vardır kimse batı ve Avrupa kadar kan dökücü olmamıştır milli şairimiz Akifin dediği gib medeniyet dediğin tek kişi kalmış Canavar işte bu batıdır dün kızılderili çadırlarının sıvasını söken Abd bugün ırakta iranda nice hane ve evin camlarını kırıyor Ruslar Türkleri sömürge haline getirmeye çalışırken itrail filistinde çin türkistanda binlerce hanenin kederine gözyaşına ahına sebep oluyor Ne zaman yükseliriz Nûrfânî dert yanar, bakıp maziye, Çıkartır geçmişten bizi geziye Kader mi diyelim, yoksa yazıya; Yetim gibi kalmış, bizim haneler. ----------Mesut Tütüncüler Hocam’a Çok teşekkür ediyorum. Nûriye Hsbk Akyl Değerli şairim Mesut Tütünceler ve sivaslı şaire bacımız Nurfani Allahın selamı size edebiyat defteri ve 1000k y olsun insan baktıkça maziye
Duygu ve Düşünce
Ağ meryemim can verir Padişahlık döneminden Cumhuriyete geçiş Türk toplumu için önemli bir olay çıkarılan yasalar kadın hakları çağdaş gelişmeler Ağıda konu olan Meryem onu istemediği bir erkekle evlendirdiler Ahmet özdemir Küçük bir Türk boyundan kısa zamanda büyük bir cihan devleti haline gelen Osmanlı Devletinin kökeni kayı boyuna dayanır Osman Gazi ile Devletleşmeye başlar ve cihangir devlet adamları sayesinde Anadoluyu Rumeliyi Avrupa ve ortadoğuyu içine alan büyük bir devlet kurulur yaptığı fetihlerle Türklük ve İslamı temsil eden bu büyük devlet yaşamını bitirince yerini şan ve şerefle Türkiye Cumhuriyetine bırakır Cumhuriyete geçiş süreci sancılı bir süreçtir isyanlar karşıt düşünceler ve ağır bedeller ödenmiştir Cumhuriyet ile birlikte yönetim tamamen değişmiş saltanat yıkılarak yetki halka bırakılmış ve Gazi Atatürk ilk  cumhurbaşkanımız olmuştur Şeyh sait isyanları Menenen olayı Kazım Karabekirin yargılanması bu dönemin istenmeyen olaylarıdır Cumhuriyet ile birlikte 1926 da çok eşlilik kaldırıldı kadına boşanma ve miras hakkı tanındı 1930 da ise kadına seçme ve seçilme hakkı tanındı fakat bu kanunlar toplumun hayatını değiştirmekte pek etkili olmadı eski Anadolu köylerimizde baba sözü bugünde olduğu gibi bir kanundu fakir bir aile kızı sevmediği bir insana verilmek isteyince küçük kız ahırda boynuna bir ip asarak intihar ederek canına kıymıştır Ağ meryemim can verir sahipsizliği yüzünden
Edebiyat
Tarihsel perspektiften baktığımızda, Anadolu ve İran platoları arasındaki bu "mesafeli komşuluk," aslında bin yılı aşkın bir jeopolitik kodun sonucudur. Bu dengeyi anlamak için Selçuklu’dan Osmanlı’ya uzanan süreci şu başlıklarla inceleyebiliriz: 1. Selçuklu Dönemi ve Devlet Geleneği Çatışması Büyük Selçuklu Devleti, İslam dünyasında nizamı (düzeni) ve adaleti (kıst) tesis etme misyonunu üstlendiğinde, karşısında sadece askeri değil, ideolojik bir rakip buldu. Nizamülmülk Faktörü: Selçuklu veziri Nizamülmülk, Siyasetname eserinde devletin bekasını "adalet" ve "liyakat" üzerine kurarken, batıni hareketlerin (Haşhaşiler gibi) devleti içeriden çürütme çabalarına karşı sert bir duruş sergiledi. Sünni-Şii Dengesi: Selçuklular, Abbasi halifeliğinin koruyuculuğunu yaparak Sünni dünyasının liderliğini üstlendi. Bu durum, İran coğrafyasındaki farklı dini ve siyasi oluşumlarla doğal bir sınır ve rekabet alanı oluşturdu. 2. Osmanlı-Safevi Rekabeti: İki Cihan Hakimiyeti yüzyılda Şah İsmail ve Yavuz Sultan Selim arasındaki mücadele, sadece bir toprak kavgası değil, "Kimin adaleti daha üstün?" kavgasıydı. Çaldıran ve Sonrası: Osmanlı, merkeziyetçi ve kurallara dayalı bir devlet yapısını (Salah ve kanun) savunurken; Safeviler daha karizmatik ve mistik bir liderlik anlayışını temsil ediyordu. Kasr-ı Şirin (1639): Bu antlaşma, aslında iki tarafın da birbirini tamamen domine edemeyeceğini anlamasıyla ortaya çıkan bir "zorunlu denge" protokolüdür. Bugün Türkiye-İran sınırının hala bu kadar istikrarlı olması, bu karşılıklı mesafe koyma iradesinin bir sonucudur. 3. Stratejik Kültür Farkı Türk devlet geleneği genellikle "İlâ-yı Kelimetullah" (cihan şümul bir adalet) ve pratik devlet yönetimi üzerine kuruluyken; İran siyasi kültürü daha çok içe kapalı, korumacı ve nüfuz odaklı bir yapı
Araştırma-İnceleme Tarih