O kadar güzeldi ki kitabı bitirdikten sonra bile etkisinden çıkamadım. Tanrıların Oyunları gerçekten beni şaşırtan bir kitap oldu. Son zamanlarda popülerleşen yeni çıkışlı birçok eser bende hayal kırıklığı yaratmıştı, bu yüzden kitaba başlarken ister istemez önyargılıydım. Üstelik sayfa sayısının fazla olması ve küçük puntoyla basılması da gözümü korkutmuştu. Ama daha okumaya başlar başlamaz “İyi ki uzunmuş.” dedim. Çünkü gerçekten okumaya doyamadım; hatta keşke daha uzun olsaydı.
Yunan mitolojisini zaten çok seviyorum, fantastik bir evrenin bununla harmanlanması da kitabı benim için daha etkileyici hâle getirdi. Yazar hikâyeyi olması gerektiği gibi, acele etmeden ve duygusunu kaybettirmeden işlemiş. Karakterlerin her birine ayrı ayrı bağlandım ama özellikle ana karakterler arasındaki çekim inanılmaz güçlüydü. Aralarındaki tutku ve enerji sayfalardan taşıyordu.
Lyra, Zeus tarafından daha doğmadan lanetlenmiş ve üç yaşından itibaren Hırsızlar Teşkilatı’na borç karşılığı verilmiş bir ölümlü. Hiçbir yere ait hissedemeyen, laneti yüzünden yalnız büyüyen bir karakter. Ve yolu, Yeraltı Kralı Hades ile kesişiyor. Olimpos tahtını belirleyen ölümcül yarışma Potaya ilk kez katılan Hades, kendi adına yarışması için Lyra’yı seçiyor ve hikâye tam anlamıyla burada başlıyor.
Uzun zamandır okuduğum en iyi kadın karakterlerden biriydi Lyra. Mantıklı düşünen, lafını esirgemeyen, cesur, zeki ama aynı zamanda vicdanlı bir karakterdi. Onu okurken gerçekten keyif aldım; bazı sahnelerde istemsizce gülümsediğimi fark ettim.
Hades ve Lyra arasındaki dinamik ise kitabın en güçlü taraflarından biriydi. Aralarındaki çekim o kadar iyi yazılmıştı ki okurken bunu doğrudan hissediyorsunuz. Hades’in bir tanrı olmasına rağmen Lyra’nın etrafında pervane olması, ona karşı duyduğu hayranlık, korumacı