Dünyayı uçsuz bucaksız, insanlardan oluşan dalgalı ve hırçın bir deniz olarak gören o yaşlı Bogotalı balıkçının kadim fısıltısını, bir deniz kabuğunu kulağıma dayar gibi zihnimde taşırım hep. Her birimizin, bu zifiri karanlık evrende kendi benzersiz ışığıyla parıldayan birer ateşçikten ibaret olduğunu söylerdi. Kimi sessizce, kendi içine doğru yanarmış içten içe; kiminin alevi öyle zayıfmış ki, esen ilk rüzgarda, hayatın ilk sillesinde savrulup gidermiş. Ama bazı insanlar varmış ki, çılgın birer yangın gibi yanar, yanına yaklaşan herkesi ve her şeyi hiç düşünmeden tutuştururmuş. İşte aşkın, o deli fişek ateşlerin hırçın dalgalar arasında birbirine dokunma, birbirinin alevinden beslenme ve fısıldama biçimi olduğuna inanırım. Ben sadece bu muazzam parıltıyı kıyıdan izleyen ve kayda geçiren bir anlatıcıyım. Okullarda bize zorla ezberletilen, kütüphaneleri dolduran o kalın ve kurşun gibi ağır resmi tarih kitaplarında aşka hiç rastlamayız. Sayfaları çevirdikçe karşımıza hep fetihler, kanla çizilen yapay sınırlar, muzaffer zafer çığlıkları ve göğsü madalyalarla kaplı generallerin kibirli adları çıkar. Sistem, yalnızca gücü, mülkiyeti ve yıkımı kaydetmeyi sever. Oysa yeryüzünün gerçek, kutsal ve gizli haritası o mağrur saraylarda ya da meclis salonlarında değil; gece yarısı kuytu bir sokak lambasının altında, soğuktan titreyen iki insanın birbirine sadece sarılmasıyla, sessizce yeniden çizilir. Ben işte bu haritalanmamış anların, tarihin gözden kaçırdığı o en büyük mucizelerin zamansız şahidiyim. Yıllar önce, Güney Amerika’nın haritalarda bile yer almayan, unutulmuş bir dağ köyünde yaşlı bir yerli kadının toprağı yoğuran çatlak ellerine bakmıştım. Bana dönüp, heybemde ömür boyu taşıyacağım şu cümleyi hediye etmişti: "Savaşlar toprakları parça parça böler oğlum, aşk ise
Bir ilkbahar sabahı...
open.spotify.com/intl-tr/track/5... Bir ilkbahar sabahı Güneşle uyandın mı hiç? Çılgın gibi koşarak Kırlara uzandın mı hiç? Bir his dolup içine Uçuyorum sandın mı hiç? Bir his dolup içine Uçuyorum sandın mı hiç? Geçen günlere yazık Yazık etmişsin, gönül, sen Öyleyse hiç sevmemiş Sevilmemişsin, gönül, sen
Müzik
Reklam
ömrün bitirmiş virane miyem aklın yitirmiş divane miyem nedir bu halim artar melâlim söyle a zalim bi-gane miyem Aşki can fedâ Olsa ne fayda Aşk oku yayda Kemâne miyem Muzaffer ozak ( aşki) Virane: Yıkılmış, harap olmuş yer. Divane: Deli, çılgın, bir şeye çok düşkün olan. Melâl: Hüzün, iç sıkıntısı, keder. Bi-gane (Bigâne): Yabancı, ilgisiz, kayıtsız.
Yaz aşkına dair,” dediniz… İşte: Çocukken çok afacan bir kedi sevdim ki elimden bir an bırakmazdım; uyurken kucağımda ruhumdaki şefkat hep üstüne titrer, gece bazen yatağımda birlikte uyurduk. Bırakıp okula gitsem özleyerek üzülür mutlaka beni dikkatsiz eder, “Hey, koca sersem!” azarlaması tokatlarla gürülderdi başımda. Ben, çılgın aşık, her kahra tahammül ile severdim… O yaşımda sevmekteki etki ve teselliyi bilirdim, herkes gibi; hatta kimi zaman da nedensizce düşünceli olurdum… Zerrişte, bu adıydı onun, sanki haberi var gizli kederimden, yaltaklanır, atlar, sürünür, okşatır, okşar; iyi davranmama elbet o gün çare bulurdu. Ancak üzerimden bir kere o hüzün yok oldu mu, kurulurdu; “Sayemde bu neşen!” demek ister gibi gururlu; mağrur ve hor görür, başlardı vefasızlığa, ben, güçsüz ve büyülenmiş, her türlü sevinçlerine, her keyfine bağlı; bazen şaşkın, bazen zorba; yine güçsüz, yine kanmış; en kuşkulu bir meylini görsem inanırdım, çaresizliğimden; her tırmalanır, tırmalanır, tırmalanırdım! “Yaz aşkına dair” dediniz… İşte örneği; sevdiklerimin ben hepsinde bu tırnakları, hepsinde bu hali, hepsinde bu hırçın kedi yüzünü gördüm… Bir cehennem ömrümün, bütün zevklerini sürdüm.
Şiir
Günaydınnn
O coşkulu günler geride kaldı artik Ve o ürpertici, o çılgın sevinçler Tamamen yok olup gitti. Yine de üzülmüyorum bunlara, ne de sızlanyorum; Başka ödüller gelip yerleşti çünkü onların yerine, Böyle bir kaybı hiç aratmayacak ödüller. Çünkü doğaya bakmayı öğrendim, Düşüncesiz gençliğin zamanındaki gibi değil; Ama sık sık duyarak insanlığın sessiz, hüzünlü müziğini; Ne sert ne de hoyrat, ama sertliğini yumuşatacak Büyük bir güç taşıyan o müziği. William Wordsworth
... Yürümek nasıl da ağır Yürümek nasıl da tenhâ Ama kuşlar uçuyor göğünde düşlerimin Ama bahçeler yeşil Dağ çılgın, ova sarhoş Ben bu illerde meczup Ben bu yolculuğun son elçisiyim Can toprakta tohum Can denizde kum ... Nurullah Genç
Alıntı
Reklam
Reklam