Adam, pencereden kafasını çıkarıp yukarı baktı. Güneş kaybolmuştu yine. Saklambaç oynayan bir çocuk gibiydi bugün, aslında her gün. Binaların tepeleri pustan görünmüyordu, ilerideki kilisenin tepesindeki haç ile onun da ilerisindeki pagoda, masalsı bir hava katıyordu yolun sonundaki parka. “Hepsi bir masalsa eğer” diye geçirdi içinden, “bir yerlerde, bu boz renkli dumanın bittiği noktada güzel bir deniz beni bekliyor olabilirdi pekâlâ!” Tekrar kafasını arabanın içine soktu. “Sen sür.” dedi. “Denizi bulana kadar sür. Taksimetreyi de aç. Ne tutarsa ödeyeceğim.” Şoför adama sertçe baktı ve ardından kontağı kapattı. “İnin arabadan beyefendi. İlla denize gitmek istiyorsanız, yürüyerek de gidebilirsiniz. Bütün yollar sizin. Otobüse binin, trene binin, uçağa binin.” Adam sesini çıkarmadı. “İşte bu!” dedi içinden. Savaşılması gereken zihniyet buydu. Denize inanmayanlarla aynı kentte yaşamak ne zordu.