Ama bizim konumuz gökyüzü değil. Çünkü biz avamız ve yukarıya bakmayı bilmeyiz. Ne varsa yeryüzünde, yerde, toprakta, çamurun içinde ararız. Bata çıka, boğula tıkana.
Bir değil iki kitap göndermiş üstelik. Bir de Ahmed Arif. Hey babam hey! Okumak denmez buna. Bu ne hasret, o nasıl yürekten gelen bir nimet. Ne güzellikleri ıskalamışım meğer, nafile yaşamışım hayat telaşı dedikleri yavanlıkta. Nerdeyse, sevinecek olmuştum düştüğüme bu mahpusa. Bakmayın öyle yüzüme delirmişim gibi. Ne diyor oku bak:Akşam erken iner mahpushaneye.Ejderha olsan kar etmez.Ne kavgada ustalığın,Ne de çatal yürek civan oluşun.Kar etmez, inceden içine dolan,Alıp götüren hasrete.Daha nasıl güzel anlatılır bir mahpusluk. Yüreğinden öptüm seni ustam.
Akşam erken iner mahpusâneye.
Ejderha olsan kâr etmez.
Ne kavgada ustalığın,
Ne de çatal yürek civan oluşun.
Kâr etmez, inceden içine dolan,
Alıp götüren hasrete.
Akşam erken iner mahpusâneye.
İner, yedi kol demiri,
Yedi kapıya.
Birden, ağlamaklı olur bahçe.
Karşıda, duvar dibinde,
Üç dal gece sefası,
Üç kök hercai menekşe…
Aynı korkunç sevdâdadır
Gökte bulut, dalda kayısı.
Başlar koymağa hapislik.
Karanlık can sıkıntısı…
“Kürdün Gelini”ni söyler maltada biri,
Bense volta’dayım ranza dibinde
Ve hep olmayacak şeyler kurarım,
Gülünç, acemi, çocuksu…
Vurulsam kaybolsam derim,
Çırılçıplak bir kavgada,
Erkekçe olsun isterim,
Dostluk da, düşmanlık da.
Hiçbiri olmaz halbuki,
Geçer süngüler namluya.