Dünya, üzerinde sürülen bir hayat ya da bu sürülmüş olanın izinden gitme serencamıydı. Gidilen yol ve sürülmüş yer ne kadar belli ise talibi o kadar çok, ama gerçek talibi ve tozutulup bozulmuş izi bulup yeni iz meydana getirebilecek olan da o kadar azdı. Bilinen yol bilinen yere çıkarmıyordu. Bilinen yola girmek aslında herhangi bir yolu ve keşfi önemsememekti. Bilinen yol, yola bile çıkmamak, evde oturmaktı.
Dert, onunla yaşayacağını düşünmektir, gelip geçicilik dert değildir diye düşünürdüm. Yarın ya da öbür gün ya da gelecek ay ölecek olsam benim ne derdim olabilir ki; dert yaşamaktır, bunu iyi biliyordum.
Ne hikâyenin sonunda ne de başka bir şekilde acıdan her zaman kurtulunamaz. Cesur olmak (kahraman olmak), acının üstesinden gelmek ya da onu bir hediyeye dönüştürmek değildir. Cesur olmak, artık uyanmamayı istediğin halde her gün bununla yüzleşmek için uyanmakla ilgilidir. Cesur olmak, kalbin milyonlarca farklı parçaya ayrılmış ve asla onarılmaz haldeyken kendi kalbine bağlı kalmaktır. Cesur olmak, birinin hayatında yeni açılan uçurumun kenarında durmak ve ondan uzaklaşmamak, rahatsızlığınızı kısa ve öz bir "olumlu düşün" ifadesi ile örtmemektir. Cesur olmak, acının açığa çıkmasına ve ihtiyaç duyduğu tüm alanı kaplamasına izin vermektir. Cesur olmak, o hikâyeyi anlatmaktır.
Bu ürkütücüdür. Ayrıca güzeldir.
İhtiyacımız olan hikâyeler bunlardır.