Zaman gerçekten çok garip…Bir bakıyorsun bir yıl geçmiş.Bir bakıyorsun,çocukluğundan geriye sadece birkaç hatıra kalmış.Bazen kendi kendime düşünüyorum zaman mı bizden geçiyor yoksa biz mi zamandan geçiyoruz?Cevabını bilmiyorum ama bildiğim tek şey şu “çok hızlı geçiyor”…
Daha dün sokakta akşama kadar oyun oynayan çocuktuk.Dizimiz yara olurdu ama umurumuzda olmazdı.Bir misket,bir top,birkaç arkadaş…Mutlu olmak için bunlar yeterdi.En büyük derdimiz annemiz eve çağırınca“Biraz daha oynayalım.”demekti.
Şimdi ise insan durup kendi kendine soruyor“Ben ne zaman bu kadar yoruldum?”Eskisi gibi değil hiçbir şey.Yorulan beden değil sadece,ruh da yoruluyor.Bazen öyle bir sessizlik çöküyor ki insanın içine, sanki bu dünyaya ait değilmiş gibi hissediyor.
Zaman da hiç acımıyor zaten.Yavaş yavaş alıyor bizden sevdiklerimizi,gençliğimizi,gücümüzü…Fark ettirmeden eksiltiyor insanı.Bir gün dönüp bakıyorsun,yıllar avuçlarının arasından su gibi akıp gitmiş.
O zaman Üstad’ın şu sözü geliyor aklıma:
“Eyvah,aldandık!Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik…”
Gerçekten de öyle değil mi?Hep burada kalacakmışız gibi plan yapıyoruz.Sanki ölüm başkalarının başına gelecekmiş gibi yaşıyoruz.Oysa her geçen gün ömürdeki bir sayfa daha kapanıyor.
Sonra bir ayet geliyor insanın yüreğine dokunuyor:
“Her nefis ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz.” (Ankebût, 57)
Bu ayetin üzerine çok fazla söz söyleyemiyorum.Çünkü zaten her şeyi tek başına anlatıyor.Hepimiz döneceğiz… Kimimiz hazırlıklı,kimimiz hazırlıksız.
Belki de hayat dediğimiz şey,Rabbimize dönüş yolunda verilen çok kısa bir mola sadece.Ama biz o molayı kalıcı sanıyoruz.Dünyanın gürültüsüne öyle dalıyoruz ki ruhumuzun sesini duyamaz hâle geliyoruz.
Belki de asıl mesele,bu kısacık yolculuk bitmeden kendimize şu soruyu sorabilmek;“Ben