"Biz çocuktuk. Yunan Muharebesi oluyordu. Babalarımız askerlik vazifeleri sebebiyle ayrılmışlardır. Babaları askerde olan çocuklar için İplikhane'de bir Sınıf-ı Mahsus açmışlar. Bizi de oraya koydular."
Sanki yine o küçük iki çocuktuk. Yavru köpek, kayıp bir köpek değildi de Oreo'ydu sanki. Hiç kaybetmemişti köpeğimi, hiç sırtını dönmemişti bana ve ben hiç gitmemiştim, unutmamıştık birbirimizi ve yıllar sonra birer yabancı olarak kaderin bizi yeniden bir araya getirmesini beklememiştik.
"Yağmur yağarsa." dedi Poyraz sık nefeslerinin arasından ve dans etmeye devam ederken. "Yağmur yağarsa affet beni."
"Neden?" diye sordum ben de sık nefeslerimin arasından, dans etmeye devam ederken. "Neyi affedeceğim? Ne yaptın ki bana?"
"Yalan söyledim."
Dans etmeyi bıraktım. Gülümsemeyi de. "Ne?"
Dans etmeyi bıraktı. Gülümsemeyi de. "Yalan söyledim, Ekin." Yağmur damlası ikimizin arasından kayıp yere düştü ve diğerleri onu takip etti. "Oreo kaybolmadı. Oreo öldü."
Mutluluk bir zehirdir. Panzehri yoktur ve çok mutlu olduğunuzda bir harabeye dönmeniz kaçınılmazdır. Bir an sonra, çok geçmeden.
Şu, emniyetsizlik. Hayat bir türlü yoluna giremiyor. Ve giremiyecek de. Biz geçen harpten evvelki zamanı tanımadık. Çocuktuk. Fakat insan kitapta okuyunca şaşırıyor. O ne emniyet ve istikrardı. Para, iş, düşünme şekli, cemiyet içindeki mücadeleler, hepsi, evvelden döşenmiş yollarda yürür gibiydi. Halbuki şimdi, her şey alt üst. Hudutlar bile bir gün, bir saat içinde değişiyor. Hadiseler ve asabımız bir anda sıfırdan yüze yükselebiliyor. Evet, belki bir çare bulurlar. Fakat işleri halletmez. Çünkü emniyetsizlik, korku, politika adamlarını şaşırttı. Verilmiş bir yığın söz, iflas eden ümitler, sinirleri bozdu.