- Peki, fakat neyi değiştirebileceğini ümid ediyorsun, diyerek kabul etti.
Bezgin ve usanmış gibiydi; bu, beni, her şeyden çok ezdi. Dakikalar geçiyor, ben şaşkın ve perişan bir halde susuyordum. O ise...
Ona baktım: Güzel dudakları titriyor, gözlerinde yaşlar toplanıyordu. Bunları gördükten sonra nasıl olur da ısrardan vazgeçebilirdim:
- Bize yazık değil mi? Bak, sen de ağlıyorsun. Biz birbirimiz için yaratılmışız ve birbirimizi bulduk. Sonra bütün ömrümüzce hep böyle ağlarız, nedamet bizi harab eder, dedim.
Birdenbire gene hırçınlaştı:
- Siz kendinizi ne zannediyorsunuz, bu kadar gurura sebep ne, buna cevap verebilir misiniz, hem ben ağlamıyorum ki...
Bunu söylerken gene ağlıyordu Birdenbire her şeyi anladığımı zannederek:
- Ah, dedim; sen korkağın birisin: Senin aşkı kabul edecek cesaretin yok.
Gözlerindeki yaşlara rağmen, küçümseyen bir gülüşle:
- Böyle mi zannediyorsun, dedi: Peki, ya asıl korkak sensin dersem, asıl korkak sensin dersem ne diyebilirsin?
Ve kendinden emîn bir eda ile devam etti:
** - Asıl korkak sensin: Aşktan bahsediyor sonra da aşktan kaçıyorsun; saadet diye çırpınıyor, fakat saadetin ne zalim, ne ezici bir şey olduğunu sezer sezmez, onu parçalamak, lokma lokma eritmek istiyorsun. En büyük saadet en az sürendir, daha doğrusu saadet sadece bir andır; onu kuvvetli olan ebedileştirir, zayıflar ise bölmek, günlere, aylara serpe serpe eritmek, ondan kurtulmak isterler. Bugün bizim değil mi? Bugünü hangi kuvvet bizden söküp alabilir? Fakat eğer yarın da beraber olursak, ya bu günü feda edeceğiz veya yarını tadamayacağız. Sen bunu anlamak istemiyor, bu günün hakimiyetinden, bana sahip olarak, beni kurban vererek kurtulmak istiyorsun. Daha şimdiden, oturalım, konuşalım, demeğe başladın. İstediğin