Hem bir baba–oğul hikâyesi hem de Kolombiya’nın karanlık politik tarihi…
1920–60 yılları arasında “şiddet dönemi” diye anılan, cinayetlerin, özellikle politik cinayetlerin sıradanlaştığı bir zamanı anlatıyor Nisyan.
Yazar Héctor Abad Faciolince’nin babası bir hekim; ama aslında daha çok bir öğretmen. Hasta bakmaktan ziyade halkı aydınlatmaya kendini adamış bir insan. Bütün kimliklerinin ötesinde ise çok iyi bir insan hakları savunucusu. Elbette bir politik görüşü var ama kör bir fanatizme asla meyletmeyecek kadar sağduyulu. Böyle olunca da hiçbir politik çevrede kabul görmeyip, aksine korkulan, “tehlikeli” bir isim olarak kalıyor.
Yazarın babasıyla geçirdiği yıllar… çocukluk ve gençlik dönemlerindeki o derin bağ… O kadar güzel ki sevinemiyorum bile okuduklarıma. Bu kadar iyi, bu kadar doğru, bu kadar dürüst birinin dünyadan koparılması büyük bir haksızlık değil mi diye düşünmeden edemiyorum.
Evet, “önemli olan varmak değil, yürümek” diyelim.
“Katiller unutulur, kahramanlar yaşar” diyelim…
Ama bir de özlemek var. Bir sesi, bir bakışı, bir sıcaklığı…
Bütün bu yoksunlukla insan, hatıralarına sarılıp onları yaşatmadan nasıl baş edebilir ki?
O yüzden de, çok acı da olsa, yazarın önceliği bir kaybı anlatmak değildi bence; o kaybı doğuran dünyanın dinamiklerine dikkat çekmekti.
Silah yerine kalem tutan, kan yerine mürekkep taşıyan insanları hayattan koparan bu düzene karşı sesini duyurmaktı.
Bir yerde her şeyin olacağı aslında baştan belliydi. Tıpkı Kırmızı Pazartesi’de olduğu gibi… yaklaşan bir cinayetin gölgesi sayfaların arasında dolaşıyordu; ama bu cinayet gerçekten önlenmek isteniyor muydu? Yoksa her şey bir anda olup bitsin ve unutulsun mu isteniyordu?
Belki de bu yüzden adı Nisyan.
Unutmaya karşı yazılmış bir kitap.
“Olacağımız nisyan olmuşuz çoktan.” diyen