Yayımlandığı zamanlara nispeten son yıllarda çokça rağbet görmesiyle üzerinde insanların yoğunlaştığı bir kitaptır. Sanırım yazıldığı dönemde anlattığı noktalar ve karakterler, Türk okuru için erkendi. Kadının tahakkümü, erkeğin çekinikliği gibi iki ana unsur, yazarın kendi dönemindeki okurların aşk kavramına bakışlarına yabancı bir yerde duruyordu. O döneme bugünden bir projeksiyon tuttuğumuzda; o zamanlardaki tiyatro, sinema, roman gibi sanatsal sunumların çoğunluğunda aşık erkek figürü, en azından sevdiğini kendine getirebilmek adına ona bir tokat aşk edecek kadar ilişkide kontrolü ellerinde bulunduran aşıklardır. Bu denli yanlış bir zihniyetin içerisinde Raif Efendi gibi bir karakterin, amiyane tabirle sünepe görülmesi ya da Maria Puder 'in çizginin dışında bir kadın olarak döneminin aşk anlayışına hitap etmemesi, abes karşılanmaz. Günümüz okur perspektifine geldiğimizdeyse karakterlerin iç yolculuklarından tutun, tadımlık kötü sonlu aşk hikayesine kadar her nokta ilgi kaynağı olmuştur.
Bir de o dönemin siyasi telaşlarının edebiyata tezahürü de okuyucuların bir kısmını, edebiyatın farklı alanlarına yöneltmiştir. Nazım Hikmet'in bu kitap hakkındaki eleştirisi, buna en açık örnek olarak gösterilebilir. Nazım Hikmet kitapla ilgili şunları söylemiştir:
"Kürk Mantolu Madonna, ben bu kitabı hem sevdim, hem kızdım. Evvela niçin kızdığımı söyleyeyim. Kitabın birinci kısmı bir harikadır. Bu kısmın kendi yolunda inkişafı yani bir küçük burjuva ailesinin içyüzünü tahlili öyle bir haşmetle genişlemek istidadında ki, insan buradan ikinci kısma geçerken, elinde olmayarak, yazık olmuş, bu çok orijinal, çok mükemmel başlangıç ve imkân boşuna harcanmış, keşke bu başlangıç harcanmasaydı, diyor. Ben başlangıcı okurken yani Berlin’e kadar olan pasajı, senin benim anladığım manadaki