Çağrı

Çağrı
Eskişehir, 20 Temmuz 1994
429 okur puanı
Ocak 2018 tarihinde katıldı
Puan vermedi·238 syf.··
2026 2. kitabı
Postmodern felsefe romanı başlığında ele alınabilecek bu eser, herkese hitap etmeyebilir. Çünkü bu kitabı okurken daha fazla keyif almayı sağlamak için postmodern edebiyatı, geleneksel edebiyattan ayıran temel özellikleri bilmek ve bazı felsefi konular hakkında temelimiz olması gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca işlenen felsefi temaları zihin dünyasında tüketen okurlar için de bağlayıcı bir kitap olmayabilir. Yazar, çeşitli postmodern yazım tekniklerini, kısmen mizahi bir dille tarihi bir arka planda ustalıkla kullanmıştır. Bu dokuda gösterdiği maharet bence hikâyesinden daha kuvvetli. Geleneksel edebiyata ait romanlarda yazar bütün kurguya hakimdir. Karakterlerin iç dünyalarından dış etkenlere kadar vermek istediği her şeyi kurgu içerisinde aktarır ve bu tarzda yazılan bir kitabı bitirdiğinizde kurgusal dünyada olduğunuzu doğrudan idrak edersiniz. Postmodern romanlarda durum biraz daha farklıdır. Gerçeklikle kurgunun ayrımı net bir şekilde yapılmamıştır. Romanın karakteri, dördüncü duvarı aşıp yazarla veya okurla doğrudan konuşabilir ya da yazar okuyucuya karşı her konuda dürüst davranmayabilir. Kitabın içerisinde yazar kendi benliğiyle doğrudan var olabilir. Örneğin bu kitapta İhsan Oktay Anar, Uzun İhsan Efendi karakteriyle kendi analojisini ortaya koymuştur. Adının İhsan olmasından tutun karakterin fiziksel özelliklerine kadar yazarı andırmaktadır. Romanda sürekli düşler gören Uzun İhsan Efendi’nin maddi kaynağı olmasa da parası hiç bitmez. Yüzünü kesmesine rağmen canı yanmaz. Gözleri kör edilir, kulakları kesilir ama hâlâ görmeye ve duymaya devam eder. Çünkü roman, ana karakter aracılığıyla yazarın üzerinden devam eder, etmek zorundadır. Gerçekle roman dünyası arasında şeffaf bir çizgi vardır. Bu sayede yazarla okur arasında tatlı bir oyun başlar. Kitaptaki Bünyamin
1000Kitap
Puslu Kıtalar Atlasıİhsan Oktay Anar · İletişim Yayınları · 202467,6bin okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Puan vermedi·352 syf.··
2026 1. kitabı
Bazı kitapları okumadan önce yazarları hakkında da biraz bilgi sahibi olmak, kitabın anlaşılmasını daha kolay hale getiriyor. George Orwell’ın da özellikle bu eseri özelinde tanınması gereken yazarlardan biri olduğunu düşünüyorum. Totalitarizm eleştirisinin belki de şahı sayılabilecek bu eser, Orwell’ın hayatından çok fazla beslenmiştir. Gerçek adı Eric Arthur Blair olan yazar; ailesi, yazdığı şeylerden utanç duymasın diye kendine bir takma ad bulma ihtiyacı duyarak George ismini bir kral adından, Orwell ismini de bir nehir adından alıp mahlasını oluşturmuştur. Yazar, babası o dönemlerde İngiltere sömürgesi olan Hindistan’da görevli olduğu için orada doğmuştur. Yaşam şartlarının zor olduğu bir ortamda doğması, henüz sekiz yaşında bir yatılı okula verilmesi, okul şartlarında despot yöneticilerle muhatap olmak zorunda kalması, altına kaçırma problemi gibi unsurlar, fikir dünyasının temelini çocukluğunda atmaya başlatıyor. Altına kaçırmamak için tanrıya dualar etmesi fakat bir şeyin değişmemesinden sonra kötülüğün, kötü olanla yaşamanın kaçınılmaz bir şekilde hayatta var olduğunu düşünmesine sebep oluyor. Baskıcı okul idarecileriyle yaşadıkları, baş kaldırma dürtüsünü ve sonuçlarının neler olduğunu erken yaşlarda yazara öğretiyor. Liseye gittiğinde edebiyat öğretmenliğini bir başka distopya yazarı olan Huxley yapıyor. Tam olarak bilemesek de bu durumun, Orwell’ın yazım dünyasında bir etkiye sahip olduğunu düşünebiliriz. Liseden sonra parası olmadığı için üniversite eğitimi alamayıp Burma’ya şimdiki adıyla Myanmar’a polis olarak gidiyor. Burada yedi sene görev yapmış olsa da bu durumu sindiremiyor. Kraliçeye karşı işlenen her suçun acımasızca cezalandırılması ve kendisinin de bu baskıcı gücün parçası olması hoşlanmadığı bir durum halini almaya başlıyor. Bu işten
1000Kitap
1984George Orwell · Can Yayınları · 2023199,9bin okunma
Puan vermedi·331 syf.··
2025 3. kitabı
Bu kitabı bir sınıfa koymam gerekseydi siyaset felsefesini seçerdim. Elbette konusu "Herkes bir anda kör olsaydı neler yaşanırdı?" sorusu üzerinden gidiyor fakat bu konu, alt metinde söylenmek istenen siyasi ve felsefi tespitleri kamufle etmek için kullanılmış. Jose Saramago'nun şahsi hayatına baktığımızda da kendisinin siyasetle iç içe olduğunu görüyoruz. Portekiz siyasetinde yer almaya çalışmış bir isimdir. Jose Saramago'nun yaşadığı dönemler, hem dünya siyasetinde hem de yazarın ülkesi olan Portekiz'de otokrasinin hakim olduğu dönemlerdi. Mussolini, Churchill, Hitler gibi dünya siyasetinde aktif olan isimlerin farklı bir versiyonu olan Salazar da Portekiz'in başındaydı. Salazar'ın baskıcı rejimi, insanları hapsedip toplama kamplarına götürmesi ve zorla çalıştırması gibi olaylar, Körlük kitabının gerçek hayattan aldığı esinlerin temelini atmıştır. Yazar, yaşadığı dönemdeki baskıdan o kadar rahatsızdır ki kitabında noktadan başka noktalama işareti kullanmamıştır. Bunun dışında bir noktalama işareti koymayı, okuyucu tahakkümü altına alıp sınırlandırmak olarak nitelendirmiştir. Durma sınırları hariç insanların kısıtlanmaması gerektiğini savunmuştur. Felsefe açısından da baktığımızda Jose Saramago'nun edebi dönemi, yeni felsefe oluşturan eserlerin bittiği ve kurulu felsefeleri yıkmanın popülerleştiği bir dönemdir. O yüzden Körlük kitabı da postmodern edebiyatın ürünleri arasındadır. Kitapta, insanların kör olma şekli bile yazarın bu konuda verdiği bir mesajı gösteriyor. Kör olan insanlar, beyaz bir körlük yaşıyorlar. Normal körlüğün aksine gözleri görmeyince etraf kararmıyor, beyazlaşıyor. Bu da modernizmin aydınlanmacılığına bir eleştiri, amiyane tabirle "Buyurun size aydınlanma." der gibi modernizmin insanları nasıl körleştirdiğini anlatıyor. Herhangi bir konuda
Edebiyat
KörlükJosé Saramago · Kırmızı Kedi Yayınları · 2022131,8bin okunma
Puan vermedi·160 syf.··
2025 1. kitabı
Yayımlandığı zamanlara nispeten son yıllarda çokça rağbet görmesiyle üzerinde insanların yoğunlaştığı bir kitaptır. Sanırım yazıldığı dönemde anlattığı noktalar ve karakterler, Türk okuru için erkendi. Kadının tahakkümü, erkeğin çekinikliği gibi iki ana unsur, yazarın kendi dönemindeki okurların aşk kavramına bakışlarına yabancı bir yerde duruyordu. O döneme bugünden bir projeksiyon tuttuğumuzda; o zamanlardaki tiyatro, sinema, roman gibi sanatsal sunumların çoğunluğunda aşık erkek figürü, en azından sevdiğini kendine getirebilmek adına ona bir tokat aşk edecek kadar ilişkide kontrolü ellerinde bulunduran aşıklardır. Bu denli yanlış bir zihniyetin içerisinde Raif Efendi gibi bir karakterin, amiyane tabirle sünepe görülmesi ya da Maria Puder 'in çizginin dışında bir kadın olarak döneminin aşk anlayışına hitap etmemesi, abes karşılanmaz. Günümüz okur perspektifine geldiğimizdeyse karakterlerin iç yolculuklarından tutun, tadımlık kötü sonlu aşk hikayesine kadar her nokta ilgi kaynağı olmuştur. Bir de o dönemin siyasi telaşlarının edebiyata tezahürü de okuyucuların bir kısmını, edebiyatın farklı alanlarına yöneltmiştir. Nazım Hikmet'in bu kitap hakkındaki eleştirisi, buna en açık örnek olarak gösterilebilir. Nazım Hikmet kitapla ilgili şunları söylemiştir: "Kürk Mantolu Madonna, ben bu kitabı hem sevdim, hem kızdım. Evvela niçin kızdığımı söyleyeyim. Kitabın birinci kısmı bir harikadır. Bu kısmın kendi yolunda inkişafı yani bir küçük burjuva ailesinin içyüzünü tahlili öyle bir haşmetle genişlemek istidadında ki, insan buradan ikinci kısma geçerken, elinde olmayarak, yazık olmuş, bu çok orijinal, çok mükemmel başlangıç ve imkân boşuna harcanmış, keşke bu başlangıç harcanmasaydı, diyor. Ben başlangıcı okurken yani Berlin’e kadar olan pasajı, senin benim anladığım manadaki
Edebiyat
Kürk Mantolu MadonnaSabahattin Ali · Yapı Kredi Yayınları · 2025375,8bin okunma
Puan vermedi·272 syf.··
2022 24. kitabı
1932 yılında yayınlanmış ve 600 yıl sonrasını hayal ederek oluşturulmuş, toplumsal istikrar ve barış arayışı içinde gerçek duygulardan yoksun kalmış bir distopik dünya tasavvurunun anlatıldığı bir roman. Romanın içeriğindeki fikrin, felsefenin gerçekleştiğinde oluşturacağı dünyaya geçmeden önce yazar hakkında konuşmayı faydalı buluyorum. Huxley ailesi İngiltere'nin entelijansiyası(aydınlar topluluğu) sayılan ailelerden birisidir. Ailenin her üyesi botanik, fizik vb. ilim alanlarıyla ilgili kişiler olduğu için Aldous Huxley de bu alanlarda kendisini geliştirmek istiyor. Fakat küçük yaşta yaşadığı körlük sebebiyle bu alanlarda derinleşemeyeceğini fark edince edebiyata ve felsefeye yönelim göstermiş. Özellikle felsefenin genel kriterlerinin sürekli farklı biçimlerle karşımıza çıkacağıyla ilgili fikri ve birinci dünya savaşına şahit olup insanların ölümünü sindirememesi, savaş içinde olan insanların birbirlerinden o kadar farklı olmadığını anlatma çabasını kitabı okumadan önce bilmemiz gerekir. Bu kitapta da devletlerin sosyolojik politikalarına eleştiri olduğunu görebiliriz. Batı medeniyetinin tahakkümünün insanın özgürlük ve estetik yönünü sınırladığını düşünen bir yazar ve bunu kitapta da bizlere gösteriyor. Huxley güzelliğin acının sonucu olduğunu düşünen bir felsefe ortaya atmıştır. Acıyı ortadan kaldırma isteğinin toplumun gelişmesini sınırlayacağına inanıyor. Acı çekme özgürlüğünün insandan alınması halinde edebiyatın yozlaşacağını düşünüyor.Bu kitapta yazar insanlığın ilerlemeye olan inancını da sorguluyor. Birinci dünya savaşında gözlemlediği askeri teknolojinin oluşturduğu yıkımın tüm bilimsel ilerlemelerde de olacağını öne sürüyor. Yazıldığı dönemde okurları ikiye bölen bir kitap olmuştur. Ciddi derecede destekçisi ve kitabın içeriğine karşı çıkan kesimler
1000Kitap
Cesur Yeni DünyaAldous Huxley · İthaki Yayınları · 202173,1bin okunma