İnsan nasıl ki yeni dilekler ediniyorsa, aynı şekilde eski tanrıları da artık ona yeterli gelmez; kendine yeni tanrılar yaratır. İnsanın, doğanın sınırlan içinde kalan dilekleri olduğu zaman, doğal zorunluluk tarafından sınırlanmış tanrıları da olur; (...) ama sonsuz, insani ve dünyevi doğanın yasalarına artık tabi olmayan, zamana ve mekana bağlı olmayan bir mutluluk dilediği zaman, doğallıkla ve zorunlu olarak bu dileğe benzeyen, dolayısıyla mutlak sonsuz, hiçbir zorunluluğa, hiçbir doğa yasasına bağlı olmayan, en yüksek derecede özgür bir tanrısı olur.
Bir tanrıya inanmanın temel koşulu ve varsayımı, bilinçsiz olarak tanrı olma dileğidir. Ama insanın bu dileği, onun gerçek, görgül [ampirik] özüyle ve varlığıyla çeliştiği için, olmayı dilediği şey sadece düşünsel, tasarımsal, inanılmış bir varlık haline, ama sadece deneyim insana arzusu hilafına tanrı olmadığını acı veren bir bilinç olarak zorla kabul ettirdiği için, insan-olmayan bir varlık haline gelir. İnsan istediğini yapabilseydi, şimdi ve hiçbir zaman bir tanrıya inanmayacaktı.
Tanrı, menşei ve öz itibariyle bir "akıl nesnesi" değildir, onu bu hale, daha sonraki kuşakların akılsızlığı ya da aklı getirmiştir, o, spekülasyonun, felsefenin nesnesi ya da ürünü de değildir, çünkü ortada henüz filozoflar yokken tanrılar vardı, ve evrenin nedenleri, ateşten ya da sudan ya da hatta hiçlikten meydana gelişi konusunda saçmalamak kimsenin aklına gelmediği zaman da onlar vardı. Tanrı, aslında bir talebin, dileğin nesnesidir; o, talep edildiği, içten arzu edildiği, istendiği için, tasarlanmış, düşünülmüş, inanılmış bir varlıktır. Gözün özüne denk düşen bir varlık olarak sadece göz için gerekli bir nesne olması gibi, tanrı da sadece genel olarak bir talebin nesnesidir, çünkü tanrıların doğası insani dileklerin doğasına
denk düşer.