Bu kitaba inceleme yazmaya karar verirken ikilemde kaldım. Spoiler deryasına dalıp hikâyeyi mi anlatmalıydım, yoksa kitabın ana konusu üzerinden bir çıkarım yaparak mı yazımı tamamlamalıydım? “Söyleyin bakalım, ne yapacağımızı? Ha?”
Bu ikilemden bir sonuç çıkaramayınca, baş karakterimiz Alex’in gurme zevklerinden biri olan Beethoven’in Dokuzuncu Senfonisini açarak yazmaya başladım.
Alex, 15 yaşında bir çocuk olmasına, orta halli bir ailesi ve maddi durumu olmasına karşın keyfî olarak suç işleyen biridir. O dönemde bulunduğu coğrafyada çeteleşmeler oldukça yaygındır ve Alex’in de dört kişilik bir ekibi vardır. Kitabın ilk sayfalarında bu ekibin yaptığı iğrençliklere ayrı, bu iğrençliklerin sebepsizliğine ayrı canınız sıkılıyor. Her bir karakterden ayrı ayrı nefret etmeye başlıyorsunuz ve burada kitabın yazarının neden böyle saf bir kötülüğü konu aldığını sorgularken buluyorsunuz kendinizi. Çünkü alışık olduğumuz anlatı sisteminde, baş karakter ile bir bağ kurup onun gözünden hikâyeyi okumak vardır. Burada ise uzun süre boyunca Alex ve arkadaşlarından nefret ederek çeviriyorsunuz sayfaları.
Karakterimiz nihayet cezaevine girdiğinde kitabın çehresinin de değiştiğini hissediyorsunuz. Alex’in burada yaşadıkları okura ağır gelmeye başlıyor; ancak yaptığı şeyleri ballandıra ballandıra anlatışını hatırlayınca haliyle ona çok üzülemiyorsunuz. Bir gün, cezaevindeki mahkûmların ıslah olmaması sebebiyle hükümet bir karar alıyor ve bu kararın uygulanacağı ilk insan da kendi tabiriyle “kardeşiniz Alex” oluyor.
Sistemin işleyişi basit: Düzenli olarak mide bulandırıcı bir ilacı damar yoluyla enjekte edip Alex’e ağır şiddet içeren -onun yaptığı şeyler kadar iğrenç- görüntüler izletiyorlar ve bu görüntüler, onun için mide bulantısıyla koşullanmış oluyor. Tedavinin son