Ülke sanki kanser olmuş gibiydi ve her sabah yeni bir hücresini daha kaybediyordu. O kaybettikçe ben yenilmiş hissediyordum. Ölümünü izlemek değil kurtarmak için ne bileyim bir kemoterapi falan bir şey yapmamız gerektiğini düşünüyordum. Ama karşında devlet vardı. Durumu sistemli olarak bu hale getiren, kulakları hiç duymayan, sadece koskocaman bir ağızdan ibaret olan bir devlet. Mütemadiyen çiğniyor, yutuyor ve n'apıyorsun demeye kalmadan suratıma doğru geğiriyordu sanki.
Küçük labirentin içindeki ağır bilye benim. Bazen yaslanacak bir duvar bulup bir anlığına soluklanabiliyorsun, ama sonra yeniden hareket etmek zorundadın; dünya sağa sola eğiliyor, bir deliğe düşüyorsun; bilye yeraltındaki tahta zemine çarpıyor ve sen bir anda yok oluyorsun.