Ankara ve çiçek birbirine sigarayla kibrit, Ankara ve börtü böcek birbirine kalemle kağıt, Ankara ve dersten kaytaran talebeler birbirine göbek çukuruyla çukur pamuğu, Ankara ve bahar sarhoşluğu birbirine donla göt gibi yapışmıştı.
Öyle ya, kim ve ne hakkında “bunu biliyorum!” diyebilirim ki? İçimdeki bu yüreği duyabiliyorum, var olduğu yargısına varıyorum. Bu dünyaya dokunabiliyorum, onun da var olduğu yargısına varıyorum. Tüm bilgim burada duruyor, gerisi kurmaca. Çünkü varlığından kuşku duymadığın bu “ben “i kavramaya çalıştım mı, onu tanımlamaya, özetlemeye çalıştım mı parmaklarım arasından akıp giden bir su oluveriyor. Bürünebildiği tüm yüzleri bir bir çizebilirim, ona verilmiş olan her şeyi, bu eğitimi, bu kökeni, bu ateşliliği ya da bu susmaları, bu büyüklüğü ya da düşüklüğü de bir bir çizebilirim. Ama yüzlerin toplamı yapılmaz. Benim olan bu yürek bile hep tanımlanmaz kalacak benim için. Varoluşum konusunda vardığım bu kesinlikle, bu güven vermeye çalıştığım öz arasındaki çukur hiçbir zaman dolmayacak. Kendi kendime yabancı kalacağım hep.
Yani abdestin çukur yerlere yapılanlardan sonra alınması gerekmektedir. Bunun dışında tarif edilen hiçbir şeyle, kanın akmasıyla da deve etinin yenmesiyle de abdest bozulmaz.
Ama övünerek söylüyorum ki sizin kurduğunuz her şeyin; hırsızların, üçkâğıtçıların, ajanların hükümleriyle değerlendirildiği, kelimelerin gerçek anlamlarının kaybolduğu bu bok çukurunda ben bir hiçim. Bu çukurda yemeye ve şişmanlamaya yalnız sizlerin hakkı var. Zaten bu çukur da size layık. Ama ben sizin pisliklerinizde boğulmaya mahkumum. Şair dilenci mi maskara mı? Daima halkın arkasını yalayıp duran ve halkı dolandıran sizler, insanları kandırarak bir çeşit dilencilik etmiyor musunuz acaba?