Bir yandan haykırır gibi yüksek sesle ağlıyor, ağlamanın bana iyi geleceğini düşünüyordum. En arsız erlerin, en edepli sarhoşların, en rezil tacizcilerin bile ağlayan bir kadını görünce yatışmalarının nedenini kavramıştım: Alemin mantığı anaların ağlaması üzerine kurulmuştu. Şimdi de bunun için ağlıyordum. Ağlamanın iyi geldiğini, çünkü ağlarken başka şeyler düşünebildiğimi de sezerek her şeye ağlıyordum.
Kırmızı saçlarımla Oidipus’un annesi Lokaste’yi oynayıp bilmeden oğlumla yattığımı söylediğim ve bütün içtenliğimle ağladığım Güdül kasabasında, 1986 yılında ilk gün tehditler aldık, ertesi gece yarısı tiyatro çadırı yanmaya başlayınca yetişip zor söndürdük. Bir ay sonra Samsun’da sahildeki teneke mahallelerin yakınına kurduğumuz çadır, Oidipus’un anası monologundan sonraki sabah çocuklar tarafından taş yağmuruna tutuldu. Erzurum’da öfkeli milliyetçi gençlerin “Yunan oyunu” suçlamalarından tehditlerinden yıldızımız için ben otelden dışarı çıkamadım, çadırı da cesur ve dürüst polisler korudu. Belki taşra açıksözlü sanata henüz hazır değil, diye düşünüyorduk ki, Ankara’da ilerici vatanseverler derneğinin kahve ve rakı kokan küçük sahnesinde oyunumuz üç kere bile oynanamadan “halkın ar ve haya duygularına aykırı” diye durduruldu. Erkeklerin birbirlerine en çok söylediği küfürün “ananı” diye başladığı memleketimizde savcının kararını haksız bulmadım.