“Beyim diyor, bizim yolumuz, köprümüz, çeşmemiz yok; kitaplığı ne yapacağız? Anlatıyorum ona: Eğer kitaplığınız olursa, yolunuz, çeşmeniz, köprünüz de olur."
Bir yüzyılı aşkın zamandan beri kamuoyu, işçilerin davasına, onların sendikalarını ve partilerini, kapitalistlere ve işverenlere karşı desteklemiştir. Ancak, işçilerin yaptığı her iş, dünya halkları için hayırlı değildir. Bertolt Brecht, bir şiirinde, Tep kentini ve piramitleri kralların değil işçilerin kurduğunu vurgular. Ne var ki, Hiroşima ve Dresden’i imha eden bombaları kimin yaptığını sormak aklımıza gelmez. Yöneticiler tabii, ama işçiler olmadan bunu yapamazlardı. İşçi sınıfı, top, tüfek ve tank yapımındaki kendi katlarını protesto etmek için bir kez olsun sesini yükseltmiş, bildiri dağıtmış ya da greve gitmiş değildir. Oğullar ve kızlar, ana babalarının yaptığı silahlarla öldürülüyor. İşçiler daha yüksek ücret, daha az mesai için greve gidiyorlar. İnsanları öldürerek gelişen sanayi içinde oynadıkları role karşı görev yapmıyorlar. İster sosyalist ister kapitalist bir ülkenin işçileri olsunlar, her ikisi de savaş mekanizmasını işler halde tutmak için çalışmışlardır. Tarih boyunca hiçbir sendika işçilerinin silah endüstrisine katkıda bulunmasını protesto için greve gitmiş değildir. Bir saat için bile. Hiroşimanın bombalandı ve tüm dünyanın ebediyen değiştiği o 6 Ağustos gününde bile protesto için bir saniye grev yapmamışlardır. Her zamanki gibi taraflar, bu kez işçi sınıfı, işini muhafaza etmek ve gelini artırmak gibi kısa görüşü çıkarlarını korumakla yetinmiştir.
Belki kırıntıların konformistliği. Belki de yazar sırf tespit seli olsun diye yazdığı kitabında asla tadına bakmadığı geçim sıkıntısı hakkında kitlelere parmak sallıyordur. Kim bilir.
Horkheimer, Adorno ve arkadaşları, Alman faşizminden kaçıp ABD'ye gittiler. Orada, Yahudi düşmanlığı üzerine bir araştırma yaptılar ve ABD'deki düşmanlığın daha yaygın olduğunu gördüler. Oysa aynı ABD halkı, aynı zamanda faşizme karşı savaşıyordu. Tarih boyunca, halkların, başka toplumlardaki totaliter düzenleri eleştirdikleri, buna rağmen, kendi ülkelerindeki ırkçı, şovenist ve totaliter sistemleri destekledikleri çok görüşmüştür. Barışı koruyan hep bizim silahlarımız, tehdit eden ise başkalarınınkidir.
ABD anti-faşizmi ikiye ayrılır: Pearl Harbor öncesi anti faşistler ve Pearl Harbor sonrası anti faşistler. Bu ayrım savaş sonrasındaki komünist cadı avı döneminde bizzat önemli bir unsur olmuştur ve neredeyse bir kriterdir ve ilk grup hâliyle yerli ve millî olmayıp muteber değildir. Onların faşizm karşıtlığı ırkçılık karşıtlığı değildir pek, çok tuhaf ama değildir. İşin diğer boyutu ise savaş sonrasında ikinci dünya ülkelerinde yaşanan yahudi karşıtlığı durumudur, o da ironik bir durumdur ve bir süre sonra orada Yahudiler ne zaman anti-faşizmi benimsedikleri, has olan komünist anti faşizmi mi yoksa yine de Yahudi olarak antisemitizme karşı anti faşizmi mi destekledikleri ayrım ölçtü olmuştur. Lakin bir Yahudi, Yahudi olduğu için onların komünist olmaları yahut anti-faşist olmaları muhteber sayılmamıştır. Genel olarak düşünürsek galiba Yahudi olmak sorun, kimse Yahudi olmazsa sorun kalmıyor :)