İntihar ve İktidar: Durkheim ve Foucault’nun Derin Bakış Açısı
Puan vermedi·208 syf.··
2026 194. kitabı
Émile Durkheim’in İntihar (1897) adlı eseri, sosyolojinin bir bilim olarak doğuşunu müjdelerken, insan varoluşunun toplumsal dokusunu ve bu dokuyu şekillendiren iktidar ilişkilerini felsefi bir mercek altına alır. Durkheim, intiharı bireysel bir trajediden toplumsal bir olguya dönüştürerek modernitenin yalnızlık, anomi ve kolektif anlam krizini sorgular. Ancak bu sorgulama, Michel Foucault’nun biyopolitika ve disiplin toplumu kavramlarıyla kesiştiğinde, intihar yalnızca toplumsal bağların bir yansıması olmaktan çıkıp iktidarın yaşam üzerindeki egemenliğinin bir aynasına dönüşür. Bu yazı, Durkheim’in intihar teorisini Foucault’nun iktidar analizleriyle birleştirerek, intiharın felsefi derinliğini ve modern toplumdaki varoluşsal boyutlarını ele alacak; nihayetinde, Foucault’nun “İktidar, yaşamı nasıl yönetir?” sorusunu Heidegger’den Levinas’a uzanan bir ontolojik sorgulamayla yanıtlamaya çalışacaktır. Durkheim’in İntihar Teorisi: Toplum ve Varoluşun Kırılgan Dengesi Durkheim, intiharı bireysel psikolojinin dar çerçevesinden kurtararak toplumsal gerçekliğin bir göstergesi olarak tanımlar. Ona göre, intihar oranları, bireyin öznel eğilimlerinden ziyade kolektif bilincin ve toplumsal yapının bir ürünüdür. Dört intihar türü—bencil, özgeci, anomitik ve kaderci—bu yapının farklı yüzlerini açığa vurur. Bencil intihar, bireyin topluma entegrasyonunun zayıflığıyla; özgeci intihar, aşırı bağlılıkla; anomitik intihar, normların çözülmesiyle; kaderci intihar ise aşırı düzenin baskısıyla ilişkilidir. Bu sınıflandırma, yalnızca sosyolojik bir analiz değil, aynı zamanda insan varoluşunun toplumla olan diyalektik gerilimini felsefi bir düzlemde ortaya koyar. Durkheim’in kolektif bilinç kavramı, bireyin özerk bir özne olmaktan çok, toplumsal bir varlık olarak anlam kazandığını ima eder.
Felsefe
Söylem ve HakikatMichel Foucault · Ayrıntı Yayınları · 202147 okunma
7/10
·256 syf.··
2020 328. kitabı
Fransız izlenimci ressam Claude Oscar Monet, 14 Kasım 1840’ta dünyaya geldi. Monet’nin kalbimdeki yeri ve anısı farklıdır. Ortaokul yıllarımda, Radikal Gazetesi’nin 59 kupon karşılığında “beş büyük ressamın” (Monet, Van Gogh, Michelangelo, Picasso, Dali) eserlerini verdiğini duyunca, her gün gazete alıp kupon biriktirmiştim. Kupon bitiş tarihinin, yaz tatilinin başlangıcına denk gelmesi acayip güzeldi. Anılar... anılar... Paris’in daima kültür sanat başkenti olduğunu bilmeyen kalmadı varsayıyorum ve Monet ve yakın arkadaş çevresi, 1870’lerde sergiye kabul edilen Monet tablosu olan “İzlenim, Gündoğumu” bir eleştirmen tarafından aşağılanmak için “İzlenimciler” sözcüğü kullanmıştı, sonrasında bu adı alacak grup, ismi sevip benimsediler. Monet, babası bakkal ve sanatsal konu da kendisine destekleyen birisi değildi. Ressama destek olup yeteneğini kamçılayan, rehberlik eden meslektaşı Eugene Boudin olmuştur. Monet’nin eserlerinde açık hava, deniz, çiçek tarlaları, tekneler, saman balyaları gelebiliyorsak, Boudin’in tavsiyeleri sayesindedir. Sanatçının “serilere” olan merakı bilinmektedir. Özellikle “Nilüferler” serisinin her bir parçası mutluluk verir bana. Sein Nehri’ni gezmeyi seven ressamın çalışmaları, civarının manzaralarıyla doludur. Son yıllarda edindiği ve dünyaca ünlü Giverny’deki bahçesi, birçok ressamın tuvaline konu oldu. Monet, yıllar içerisinde, empresyonist çizgisine “bulanıklık” hakim olmaya başladı ve net seçilemeyen nesneler, objeler onun bozulan ruh sağlığını temsil etmektedir. Sanatla kalın!
MonetElif Gökteke · Yapı Kredı Yayınları · 201214 okunma
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Puan vermedi·264 syf.·
2026 2310. kitabı
İbrahim Kalın bu kitabı yazmadan önce Martin Heidegger’in Almanya’daki kulübesini (Todtnauberg’deki “Hütte”) ziyaret etmiştir. Zaten kitabın çıkış noktası da bu ziyarettir. Arka kapakta yazdığı gibi: “Bu eserin hikâyesi yazarın Heidegger’in kulübesini ziyaret etmesiyle başlıyor.” Yani bu sadece teorik bir felsefe kitabı değil, yerinde deneyim + düşünce yolculuğu. Bu kulübe sıradan bir ev değil; Heidegger için: Düşüncenin inziva mekânı Modern dünyanın gürültüsünden kaçış “Varlık” üzerine derin tefekkür alanı Heidegger’in en önemli fikirlerinin bir kısmı burada olgunlaşmıştır. Özellikle: Varlık (Sein) İnsan ve dünya ilişkisi Teknoloji eleştirisi İbrahim Kalın bu kulübeyi sadece fiziksel bir yer olarak ele almaz. Ona göre kulübe: 1. Batı düşüncesinin iç sesi Heidegger üzerinden Batı felsefesinin “varlık krizini” temsil eder. 2. Doğu ile Batı arasında köprü Batı’nın aklı ile Doğu’nun hikmetinin buluşma noktası gibi ele alınır.
Heidegger'in Kulübesine Yolculukİbrahim Kalın · İnsan Yayınları · 2025187 okunma
Puan vermedi·488 syf.··
2026 1. kitabı
varoluşçuluk bir binaysa varlık ve zaman o binanın en sağlam kolonlarından biridir. kitap modern felsefenin yönünü değiştiren ontolojik bir eleştiridir. heidegger felsefenin özünde barındırması gereken ancak tarihsel olarak göz ardı edilegelen temel bir soruyu yeniden gündeme getirir: “varlık nedir?” batı felsefesi, tarihsel düzlemde özellikle de platon’dan itibaren var olanlara odaklanmış, bu var olanların nasıl var oldukları, yani varlıkları meselesi ise giderek unutulmuştur. heidegger, bu unutuluşa seinsvergessenheit* der ve bu durumu aşmak için temeli yeniden inşa etmeye "kalkışır". bu inşa sürecinin merkezinde bittabi, varlığı anlayabilecek ve bu soruyu sorabilecek yegâne varlık olan insan yer alır. heidegger bu varlığa sıradan bir “insan” değil, “orada-oluş” anlamına gelen dasein der. dasein, dünyada bulunan değil, dünya ile ilişkisi içinde varlık bulan, var olan, varlığına ilişkin tasarılarda bulunan bir varlıktır. onun varoluşu yalnızca biyolojik bir gerçeklik değil, anlamla iç içe geçmiş bir ontolojik yapıdır. dasein’in bu anlam yüklü varoluşu, zamansal bir yapı tarafından belirlenir ve bu zamansallıktan bağımsız değildir, olamaz. insan geçmişten gelen bir mirasla şekillenmiş, şimdinin içinde eylemde bulunan ve geleceğe yönelen bir varlıktır. bu üçlü zamansallık, dasein’in kendi olanaklarını kavramasına ve bu olanaklar doğrultusunda varoluşunu gerçekleştirmesine olanak tanır. en temel olanak ise ölümdür. ölüm, heidegger’in ifadesiyle dasein’in “en kendi”, “en son” ve “aşılmaz” imkânıdır. ölümle yüzleşmek, klişe denebilecek bir tabirle bireyin kendi sonluluğunu ve varoluşunun sınırlılığını tanımasıdır. bu tanıma, potansiyel itibariyle kişiyi gündelikliğin rastgeleliği içinden çıkararak sahici bir yaşama yöneltebilir. heidegger’e göre sahicilik*, bireyin kendi
Varlık ve ZamanMartin Heidegger · Agora Kitaplığı · 2008610 okunma
8/10
·192 syf.··
Beğendi
·
2026 21. kitabı
Sinan Hocanın ilk kitabında vücudu ve biyolojik donanımı anlamaya çalışmıştık, bu sefer mevzu biraz daha derin. İlişkilere ışık tutulmuş. Kitabı bitirdiğimde hissettiğim ilk şey, bunca zaman kendimi ne boş yere kasmışım duygusu oldu. Hoca, akademik dili bir kenara bırakıp sanki karşılıklı çay içiyormuşuz gibi anlatıyor. Ama o çayı içerken bir yandan da beyninizin içindeki o karmaşık kabloları tek tek gösteriyor ve ​ayna tutuyor. Kitap, "insanlarla, eşimle, dostumla neden anlaşamıyorum?" diye sorduğunuzda suçluyu dışarıda aratmak yerine, hocanın deyimi ile sizi kendi fabrika ayarlarınızla yüzleştiriyor. ​ Serotonin, oksitosin, dopamin, sempatik, parasempatik gibi kavramlar havada uçuşuyor ama bir biyoloji dersi gibi değil, ilişkilerin kimyası budur, ayağınızı denk alın! tadında... Ayrıca dijital ve ​modern dünya uyarılara dolu... Dijitalleşmenin ve hızın bizi nasıl ayarsız bıraktığını anlatırken, samimiyetle uyarılarda bulunuyor. ​Özetle kendinizi ve çevrenizdekileri daha iyi anlamak, "İnsan bu meçhul" demekten kurtulmak istiyor ve yardım istiyorsanız bu kitabı tavsiye ediyorum.
İFA: İnsanın Fabrika Ayarları 2. KitapSinan Canan · Tuti Kitap · 20202,990 okunma
7/10
·336 syf.··
2026 4. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 23 Ocak 2026 23:07
Ian McEwan'ın 'Kefaret' isimli kitabını çok sevmedim. Bunun birkaç nedeni var. Birincisi kurguyu sevmedim. Briony'nin çocukken birinin üzerine bir suç atması ve bunun yüzünden o kişinin cezaevine girmesi, sonra savaşa gitmesi ve savaşta ölmesi. Çocuk yaşta yaptığı bu hata yüzünden vicdan azabı çeken bir çocuğun büyüme hikayesi , sonunda yaptığının kefaretini bir kitap yazarak ve mutlu son yazarak ödemesi falan.... Bu hikaye bana çarpıcı gelmedi. Briony aslında bir "kefaret" ödemiyor; sadece vicdanını rahatlatmak için bir kurgu uyduruyor. Yazarın anlatımı bazen çok şiirsel, bazen aşırı sıkıcı ve bıktırıcı. Stabil bir anlatımı yok ve bu da yazarı değerlendirmeyi zorlaştırıyor. İkinci bölümde savaş sahneleri bıktırıcı, anlatım bıktırıcı, olaylar bıktırıcı . Son bölümde yaşlı Briony' nin anlattıkları deli saçması. Ne şimdi, noldu ? Okurun vicdanına seslenecek hiçbirşey yok finalde. Marshaller 90 yaşına kadar yaşamış ve mutlu, Leon ve ailesi mutlu, Briony 80 yaşına gelmiş ve ünlü bir yazar, amacına ulaşmış . Yani kitap boyunca öfke objesi olmuş insanların hiçbirinin kötü bir hayat sürmemesi ve bedel ödememesi , sadece mağdurların bedel ödemesi okuru rahatsız ediyor bence. Mağdurlar sevilmeden ölüyor, yaşayamıyor ve sesini bile duyuramadan siliniyorlar. Fail ve çevresi ise hayatına devam ediyor. Bu okuru yalnız bırakıyor. Okuru sarsmıyor bence. Ben kitabın yapısını da, kurguyu da , finali de sevmedim. Acımasız buldum kitabı. Beni hiçbir anlamda tatmin etmedi . Sevenlerden özür diliyorum...
KefaretIan McEwan · Yapı Kredi Yayınları · 20201,326 okunma