olmamasına razıyım. oluyormuş gibi olmasın yeter. elinizden geleni yapdıkdan sonra , hala da olmuyorsa , o zaman ayağınızdan geleni yapın: gitmek gibi mesela. dayanılmaz olan aslında yaşam değil, insanlarmış. " pek çok şeyin bambaşka olmasını isterdim.. güzel bir dilekti, belki düzgünce dileseydim.. benim yalnızlığım insanlarla dolu.. bir hedef var, ama yol yok; bizim yol dediğimiz şey, bir duraksama anı. en iyiyi ararken, iyiyi kaybediyorsunuz. "sein" sözcüğü almancada iki anlama gelir:"var olmak" ve "onun olmak." dışarıya kapanmak esasen içeriye açılmaktır. huzur mu istiyorsun? az eşya, az insan.. kendine bir engel arayarak vaktini boşa harcama. belki de hiç engel yoktur "kör bir kuş gibi. nerede sert bir duvar var oraya çarpıyorsun."
Heidegger Yeniden İncelendi, Cilt 1 kitabından
Dasein, Özgünlük ve Ölüm 1. Giriş Martin Heidegger, Being and Time adlı eserinde — Edmund Husserl’ın Jahrbuch’unun 1927 sayısında yayımlanan bu çalışmada — kendi yapıtının “temelinin”, Husserl’ın Logical Investigations adlı eseri tarafından hazırlanmış olduğunu belirtir. Ayrıca Varlık ve Zaman’ın, uzun bir fenomenolojik çıraklık ve gelişim sürecinin sonucu olduğunu da ifade eder. Varlık ve Zaman’dan önceye ait gençlik dönemi derslerinin birçoğunun yakın zamanda yayımlanması, onun o dönemde ve sonrasında büyük ölçüde açıklamadan bıraktığı bu işaretlerin izini sürmemize artık olanak tanımaktadır. Bu nedenle, 1919 ile 1926 yılları arasındaki gençlik dönemine ait fenomenolojik çıraklığını yeniden kurucu (rekonstrüktif) bir okumayla sunmak istiyorum. Daha özel olarak, ilk olarak, 1920’lerin başındaki gençlik dönemine ait fenomenolojik Denkweg’inin (düşünce yolu) onun gelişiminde özgün bir dönem olduğunu ve bu nedenle ne Varlık ve Zaman’a ne de kendisinin ve başkalarının yapmaya çalıştığı gibi sonraki yazılarına indirgenemeyeceğini ileri sürmek istiyorum. İkinci olarak, genç Heidegger’in, genellikle yalnızca 1930 sonrasındaki geç dönemine ait olduğu düşünülen “varlık sorusu”, “dönüş”, “felsefenin sonu” ve “başka başlangıç” gibi temaları zaten bu erken dönemde geliştirmiş olduğunu savunmak istiyorum. En önemlisi ise, gençlik düşüncesi üzerindeki diğer belirleyici etkileri ihmal etmeksizin, onun varlık sorusunu tam olarak nasıl, Husserl’ın fenomenolojisini — özellikle de Logical Investigations’daki altıncı incelemede ele alınan “varlığın kategoriyel sezgisi” kavramı üzerinden — eleştirel bir biçimde benimseyerek geliştirdiğini göstermeyi amaçlıyorum. Genel olarak, gençlik derslerinin, bütün bunları görmemize imkân tanıyarak, Heidegger’in düşüncesinin tamamını okumak ve
Felsefe
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği Orta Avrupa'daki komünist yönetimlerin sadece mücrimlerin eseri olduğunu düşünenler temel bir gerçe­ği göz ardı ediyorlar demektir; suç üzerine kurulu bu yönetimler mücrimler değil, cennete giden tek yolu bul­duklarını sanan coşkulu yandaşlar tarafından kurulmuş­tur. Bu yolu öylesine yiğitçe savundular ki bunlar, sürüy­le insan öldürmek zorunda kaldılar. Sonraları ortada cennet filan olmadığı anlaşıldı, demek ki coşkulu yan­daşlar birer katilden başka bir şey değildiler. Derken herkes komünistlere bağırmaya başladı: Ül­kemizin başına gelenlerden (yoksullaşmış, çoraklaşmıştı ülke), onun özgürlüğünü kaybetmesinden (Rusların eli­ne düşmüştü), adalet önünde işlenen suçlardan sizler sorumlusunuz! Suçlananlar cevap verdi: Bilemedik! Aldatıldık! Biz­ler gerçekten inananlardık! Yüreklerimizin derinliklerin­de bizler masumuz! Sonunda tartışma gelip tek soruya dayandı: Gerçek­ten bilememişler miydi, yoksa öyleymiş gibi mi yapıyor­lardı yalnızca? Tomas tartışmayı yakından (on milyon Çek'le birlik­te) izliyordu; yaşanan acımasızca olaylardan habersiz ol­mayan komünistler vardı mutlaka (devrim sonrası Rus­yasında işlenen ve hala işlenmekte olan korkunç suçlar­dan habersiz olamazlardı) ama o, komünistlerin çoğunlu­ğunun gerçekten bunlardan habersiz olduğu görüşün­deydi. Ama, diyordu kendi kendine, haberli ya da habersiz olmaları değil asıl sorun; asıl sorun, insanın habersiz ol­duğu için masum sayılıp sayılamayacağı. Tahta çıkmış bir budala sırf budala olduğu için bütün sorumluluklar­dan arınmış mı demekti? Diyelim ki, l 950'li yılların başında masum bir ada­mın idamını isteyen Çek savcısı, Rus gizli polisi ve kendi ülkesinin yönetimi tarafından oyuna getirilmiş olsun. Ama şu anda hepimiz suçlamaların saçma olduğunu, idam edilen kişinin masum olduğunu bildiğimize göre,
Kitap Alıntısı
İbrahim Kalın bu kitabı yazmadan önce Martin Heidegger’in Almanya’daki kulübesini (Todtnauberg’deki “Hütte”) ziyaret etmiştir. Zaten kitabın çıkış noktası da bu ziyarettir. Arka kapakta yazdığı gibi: “Bu eserin hikâyesi yazarın Heidegger’in kulübesini ziyaret etmesiyle başlıyor.” Yani bu sadece teorik bir felsefe kitabı değil, yerinde deneyim + düşünce yolculuğu. Bu kulübe sıradan bir ev değil; Heidegger için: Düşüncenin inziva mekânı Modern dünyanın gürültüsünden kaçış “Varlık” üzerine derin tefekkür alanı Heidegger’in en önemli fikirlerinin bir kısmı burada olgunlaşmıştır. Özellikle: Varlık (Sein) İnsan ve dünya ilişkisi Teknoloji eleştirisi İbrahim Kalın bu kulübeyi sadece fiziksel bir yer olarak ele almaz. Ona göre kulübe: 1. Batı düşüncesinin iç sesi Heidegger üzerinden Batı felsefesinin “varlık krizini” temsil eder. 2. Doğu ile Batı arasında köprü Batı’nın aklı ile Doğu’nun hikmetinin buluşma noktası gibi ele alınır.
FENOMENOLOJİ ve VAROLUŞÇULUK.
3. Max Scheler, Martin Heidegger ve Jean-Paul Sartre Felsefe, insanı sabit bir "öz" (cevher) olarak görmeyi bırakıp, bir oluş, bir süreç ve bir "eksiklik" üzerinden tanımlamaya yönelmiştir. Bu fikrî hattın üç büyük mimârı (Max Scheler, Martin Heidegger ve Jean-Paul Sartre), insanın "tamamlanmamış" yapısı üzerinde birleşirler. Max Scheler ve genel olarak Felsefi Antropoloji geleneği, insanı tanımlarken işe biyolojiden başlar. Hayvanlar, içgüdüleri ve duyu organları aracılığıyla belirli bir çevreye (Umwelt) sıkı sıkıya bağlıdır. Bir hayvan, çevresindeki uyaranlara otomatik tepkiler verir; o çevrenin içine gömülüdür ve onun dışına çıkamaz. Ancak insan, biyolojik olarak incelendiğinde şaşırtıcı bir "eksiklik" gösterir. Ne kendini koruyacak bir kürkü, ne avlanacak pençeleri, ne de kaçacak hızı vardır. Scheler (ve daha sonra Gehlen), bu biyolojik yetersizliğin insanı yok oluşa sürüklemesi gerekirken, tam tersine onu özgürleştirdiğini savunur. Bu "eksiklik", insanı belirli bir çevreye hapsolmaktan kurtarır. İnsan, insiyâkî (içgüdü) dürtülerine (Drang) ve dışarıdan gelen uyarılara "Hayır" diyebilen tek canlıdır. Scheler’e göre insan, dürtülerini bastırarak ve onları süblime ederek, kendisine bir "Çevre" değil, bir "Dünya" (Welt) inşa eder. Scheler buna "Dünyaya Açıklık" (Weltoffenheit) adını verir. İşte bu noktada Scheler, biyolojik eksikliği kapatan metafizik bir ilkeyi sahneye çıkarır: "Ruh" (Geist). Ruh, hayatın kör akışına karşı duran, dünyayı nesneleştiren ve ona anlam veren güçtür. Yani Scheler’de insan, biyolojik zayıflığını manevî gücüyle kapatan ikili bir varlıktır. Heidegger, Scheler’in "hayvanın çevresi" ile "insanın dünyası" arasında yaptığı ayrıma büyük değer verir. Hatta Heidegger’in şu meşhur formülasyonu, doğrudan Scheler ile bir diyalogdur: **"Taş
Varoluş'a Dair
Da ist kein Gedanke an Ich und Du mehr - alles ist Leere, der Gegner, du selbst, das gezückte Schwert und die schwert-führenden Arme, ja sogar der Gedanke der Leere ist nicht mehr da. Aus solcher absoluten Leere entspringt die wunderbarste Entfaltung des Tuns. Als BUKKO KOKUSHI, der Gründer des Engakuji, noch in China weilend, von einer Mongolenhorde mit dem Tode bedroht war, da sprach er von „dem Blitz, der den Frühlings-wind entzweischneidet". Das Schwert, das der Yüan-Krieger über ihm gezückt hielt, erschien ihm nicht anders als ein Blitzstrahl. Dass ihn einer ermorden wollte, das berührte ihn selber nicht mehr als der sanfte Frühlingswind, der ihn umwehte. Das Schwert, das sein Leben bedrohte, galt ihm für nichts, der Mensch, der ihn erschlagen wollte, galt ihm für nichts, das sogenannte Ich, das im Begriff war, ausgelöscht zu werden, galt ihm ebenso für nichts. In diesem Spiel der Leere gab es kein Herz, das angehalten, keine Stelle, an der es eingehalten wurde. Der Blitz zuckt, der Wind weht, das Schwert fährt nieder, der Mensch stürzt, und die Leere bleibt, was sie von Ewigkeit war. Dasselbe kann man auch von der Tanzkunst sagen. Du nimmst einfach den Fächer in die Hand und stampfst mit den Füßen auf, indem du dich umherbewegst. Sowie du aber von dem Gedanken besessen bist, wie du deine Arme und Beine richtig und wirksam bewegen sollst, so ist dein Herz festgehalten, und dein Tanz ist verdorben. Vollkommene Hingabe bedeutet ein vollkommenes Vergessen des Ich und aller Dinge, die mit ihm zusammenhängen. -Takuan, Brief über die Schwertkunst