v

Varoluş'a Dair

3 üye
Takip
Hakiki tercihler, varoluşla alâkalı bir krizin ardından gelir...
Sayfa 103 - Axis Yayınları
Varoluş'a Dair
En fazla ıstırap veren duygular, en can yakan heyecanlar, aynı zamanda en saçma olanlardır; imkânsız şeylere karşı, sırf imkânsızlığın yarattığı istek, hiç var olmamış olana duyulan özlem, mâzide olabilecek olana duyulan arzu, farklı olmamanın acısı, dünyanın var olduğunu görmenin verdiği tatminsizlik duygusu…
Can yayınları
Varoluş'a Dair
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
VAROLUŞ'A DAİR...
5. Arthur Schopenhauer, Friedrich Nietzsche ve Henri Bergson “Eksiklikten doğan kaygı” anlayışının benzerini, Schopenhauer’ın tatminsizlik felsefesi, insanı kör, akıldışı ve aslâ doymayan bir gücün, yâni "İrâde"nin (Wille) oyuncağı olarak resmeder. Ona göre kâinatın özü bu İrâde'dir ve insan bedeni bu irâdenin müşahhaslaşmış hâlidir. İrâde, sürekli "ister". Yemek ister, üremek ister, güç ister, hayatta kalmak ister. Ancak bu istemenin bir nihâi amacı veya varış noktası yoktur. Schopenhauer’ın insanı, mitolojik Tantalos gibidir; su çenesine kadar gelir ama içemez. Bir arzu tatmin edildiği ânda, onun yerini hemen yenisi alır. Eğer arzu tatmin edilmezse "acı" (ıstırap) duyarız; eğer çok çabuk tatmin edilirse bu sefer de "can sıkıntısı"na düşeriz. Hayat, bu acı ile can sıkıntısı arasında gidip gelen bir sarkaçtır. Schopenhauer’da "tatminsizlik", psikolojik bir mesele değil, ontolojik bir zorunluluktur. Çünkü İrâde bir "şey" değildir, o saf bir "açlık"tır. Schopenhauer için "İrâde" (Wille), bir yoksunluktur. İrâde açtır, çünkü eksiktir. Canlılar yemek yer, çiftleşir ve mücadele eder çünkü içlerindeki bu boşluğu doldurmaya çalışırlar. Schopenhauer’ın dünyası, sürekli bir "açlık" krizidir. Arthur Schopenhauer'in "Yaşama İradesi" (Wille zum Leben), sadece hayatta kalmaya, varlığını sürdürmeye çalışan sefil ve savunmacı bir dürtüdür. Bu irâde, açlıktan ölmemek için çırpınan bir hayvanın irâdesidir. Friedrich Nietzsche, bunu yetersiz bulur. Ona göre canlılığın temel dürtüsü sadece hayatta kalmak (survival) olamaz; eğer öyle olsaydı canlılar risk almazdı. __Nietzsche, Schopenhauer’ın "Yaşama İradesi"ni (hayatta kalma çabası), "Güç İradesi"ne (büyüme ve hakimiyet arzusu) dönüştürür. Ona göre asıl dürtü "güç iradesi"dir (Wille zur Macht). Canlı, sadece var olmak istemez; etki alanını genişletmek, büyümek, direncini
Varoluş'a Dair
VAROLUŞ'A DAİR...
4. Soren Kierkegaard, Martin Heidegger ve Jean-Paul Sartre Bu üç düşünüre göre de insan, kendi varlığında bir boşluk, bir yarık, bir tamamlanmamışlık taşır. İşte "Kaygı" (Angst), psikolojik bir korku durumu değil, insanın bu ontolojik eksikliğiyle ve boşluğuyla yüzleştiği o tekinsiz ândır. Korkunun bir nesnesi vardır (köpekten veya karanlıktan korkarız), ancak kaygının nesnesi "hiçbir şey"dir; çünkü kaygı, içimizdeki o eksikliğin, o "hiçliğin" sesidir. Jean-Paul Sartre’ın "Bulantı"sı, bu eksikliği hisseden şuurun, nesnelerin o boğucu doluluğu ve anlamsızlığı karşısında duyduğu tiksintidir. İnsan, "ne ise o olmayan ve ne değilse o olan"dır. "Kaygı", bu eksikliği (öz yokluğunu) doldurma zorunluluğunun ağırlığıdır. İnsan eksiktir, bu yüzden sürekli kendini inşa etmek zorundadır. Bu eksiklik, insanın bir "Özü"nün olmaması demektir. "Masayı yapan marangoz masanın özünü belirler, ama insanı belirleyen bir şey yoktur." İnsan, "eksik parçasını" arayan, bu yüzden sürekli geleceğe koşan ama asla tam olamayan bir varlık olduğu için kaygılıdır. Heidegger’de ise kaygı (Angst), gündelik hayatta kendimizi oyaladığımız "şeylerin" anlamını yitirdiği, sığındığımız sahte güvenlerin ve nesnelerin anlamını yitirdiği anda ortaya çıkar. Kaygı anında dünya silikleşir ve Dasein, tutunacak hiçbir dalı olmadığını, varlığının altında kocaman bir "Hiçlik" olduğunu fark eder. Dasein’ın "eksikliği", onun bir temele, sağlam bir zemine sahip olmamasıdır. Dasein "fırlatılmıştır"; yâni kendi varlığını kendisi yaratmamıştır ve ölüme doğru gitmektedir. Bu bağlamda Heidegger’in kaygısı, Dasein’ın kendi "tamamlanmamışlığıyla" ve "evsizliğiyle" yüzleşmesidir. **Biz "eksik" olduğumuz için kaygı duyarız; çünkü bu eksiklik bizi sürekli olarak kendimizi kurmaya, "sahici" olmaya zorlar. Eğer tam olsaydık, kaygı değil, sadece
Varoluş'a Dair
FENOMENOLOJİ ve VAROLUŞÇULUK.
3. Max Scheler, Martin Heidegger ve Jean-Paul Sartre Felsefe, insanı sabit bir "öz" (cevher) olarak görmeyi bırakıp, bir oluş, bir süreç ve bir "eksiklik" üzerinden tanımlamaya yönelmiştir. Bu fikrî hattın üç büyük mimârı (Max Scheler, Martin Heidegger ve Jean-Paul Sartre), insanın "tamamlanmamış" yapısı üzerinde birleşirler. Max Scheler ve genel olarak Felsefi Antropoloji geleneği, insanı tanımlarken işe biyolojiden başlar. Hayvanlar, içgüdüleri ve duyu organları aracılığıyla belirli bir çevreye (Umwelt) sıkı sıkıya bağlıdır. Bir hayvan, çevresindeki uyaranlara otomatik tepkiler verir; o çevrenin içine gömülüdür ve onun dışına çıkamaz. Ancak insan, biyolojik olarak incelendiğinde şaşırtıcı bir "eksiklik" gösterir. Ne kendini koruyacak bir kürkü, ne avlanacak pençeleri, ne de kaçacak hızı vardır. Scheler (ve daha sonra Gehlen), bu biyolojik yetersizliğin insanı yok oluşa sürüklemesi gerekirken, tam tersine onu özgürleştirdiğini savunur. Bu "eksiklik", insanı belirli bir çevreye hapsolmaktan kurtarır. İnsan, insiyâkî (içgüdü) dürtülerine (Drang) ve dışarıdan gelen uyarılara "Hayır" diyebilen tek canlıdır. Scheler’e göre insan, dürtülerini bastırarak ve onları süblime ederek, kendisine bir "Çevre" değil, bir "Dünya" (Welt) inşa eder. Scheler buna "Dünyaya Açıklık" (Weltoffenheit) adını verir. İşte bu noktada Scheler, biyolojik eksikliği kapatan metafizik bir ilkeyi sahneye çıkarır: "Ruh" (Geist). Ruh, hayatın kör akışına karşı duran, dünyayı nesneleştiren ve ona anlam veren güçtür. Yani Scheler’de insan, biyolojik zayıflığını manevî gücüyle kapatan ikili bir varlıktır. Heidegger, Scheler’in "hayvanın çevresi" ile "insanın dünyası" arasında yaptığı ayrıma büyük değer verir. Hatta Heidegger’in şu meşhur formülasyonu, doğrudan Scheler ile bir diyalogdur: **"Taş
Varoluş'a Dair
FENEMENOLOJİ ve VAROLUŞÇULUK...
2. Edmund Husserl, Martin Heidegger ve Jean-Paul Sartre Martin Heidegger ise bu (insanın) "seyirci" konumunu reddederek fenomenolojinin rotasını kökten değiştirmiştir. Ona göre insan şuuru, dünyadan yalıtılmış bir fanus içinde değil, dünyanın içine "fırlatılmış" bir hâldedir. Heidegger, Husserl'in "çıkarıp masaya koyabileceğimizi" sandığı o kültürel ve tarihî gözlüklerin, aslında bizim derimize yapışık olduğunu, hatta gözümüzün ta kendisi olduğunu savunmuştur. Biz dünyayı önce "bilmeyiz", biz dünyada önce "yaşarız". Bu sebeple Heidegger, Husserl'in "Şuur" (Consciousness) kavramını bir kenara iterek yerine "Dasein" (Orada-Olmak) kavramını yerleştirmiştir. Bu hamleyle fenomenoloji, "bilgi teorisi" (epistemoloji) olmaktan çıkıp, "varlık felsefesi" (ontoloji) haline gelmiş; soru "Neyi bilebilirim?"den "Var olmak ne demektir?"e evrilmiştir. Husserl fenomenolojisinden Heidegger’in varoluşçu ontolojisine geçiş, felsefî ilginin "bilen özne"den "var olan insana" kaydığı radikal bir zemin değişikliğidir. Husserl, Descartes geleneğini takip ederek şuuru dünyadan yalıtılabilecek mutlak bir başlangıç noktası olarak görüyordu. Ona göre, tüm dış dünya şüpheli hâle gelse veya paranteze alınsa bile, geriye dünyayı düşünen saf, transandantal bir "Ego" kalırdı. Heidegger ise bu ayrımı "dünyasız bir özne masalı" olarak görerek reddetti. Ona göre insan şuuru, dünyayı dışarıdan izleyen bir kaptan değil, daha en başından denize düşmüş, ıslanmış ve dalgalarla boğuşan bir kazazededir. Bu sebeple Heidegger "Şuur" kavramını terk edip yerine "Dasein"ı (Orada-olmak) koydu; çünkü insan, dünyadan koparılıp laboratuvar masasına yatırılabilecek bir nesne değil, her daim bir zamanın, bir kültürün ve bir durumun içine "fırlatılmış" (Geworfenheit) haldedir. **Biz dünyayı karşımıza alıp
Varoluş'a Dair