Bu kitabı okurken Furuğ’un nefesini yanı başımda hissettim; onun susturulmuş sesini duydum, kalabalığın içinde bile yalnızlığını paylaştım. Her sayfada biraz daha yaklaştım ona, biraz daha dokundum o kırılgan ama direngen ruhuna.
Makbule Aras Eyvazi’nin Başa Dönemeyiz adlı romanı, Furuğ Ferruhzad’ın ölümünden sonraki anlarını kurmaca olarak, onu seven, onunla yolları kesişmiş erkeklerin, ailesinin ve kardeşlerinin hisleri üzerinden anlatıyor. Kitabı okurken insan, gerçekten de O’nun—kadınlığını, insanlığını, acısını— her yönüyle hissediyor. Yazar öyle bir dil kurmuş ki, sayfalar arasında dolaşırken kendini Furuğ’un odasında, evinde, cenaze töreninde buluyorsun. O kalabalığın içinde sanki sen de omuz veriyorsun tabutuna.
Furuğ, bu dünyada daima yalnızdı. Evliliğinde yalnız, sevgisinde yalnız… Sevgisiz bir evde büyüdü; kafese kapatılmış bir kuş gibi yaşadı. Kafesinden kaçtı ama her defasında başka bir kafese hapsoldu. Hayatı bir kaçışın, bir arayışın hikâyesiydi. Belki erkenden öleceğini biliyordu; bu yüzden farklı bakıyordu dünyaya. Onu kimse tam anlamadı. Şiirlerini, kadınlığını, özgürlüğünü dillerine doladılar. Anneliğine, hayatındaki erkeklere öyle odaklandılar ki kimse gözlerinin içine bakmadı, yüreğinde sakladığı o küçük Furuğ’u göremedi.
Ben bu kitapta en çok onun sesini duydum. Yaşarken söyleyemediği ya da söylediği halde kimsenin duymadığı o sesi… Her şeyi duydum. Ne kadar çok şey söylemiş aslında —ama hiç kimse duymamış. Herkes yalnızca kendi duymak istediğine göre yorumlamış onu. Eyvazi’nin diliyle sanki Furuğ’un iç sesi yankılanıyordu sayfalarda; bastırılmış, susturulmuş ama hâlâ güçlü bir sesle konuşuyordu.
Furuğ’un kıymeti, her büyük ruh gibi, ancak ölümünden sonra bilindi. Yaşarken dört bir yandan çekiştirilen bu kadın, öldüğünde göklere çıkarıldı.