Zihin, bazen uçsuz bucaksız bir kütüphanede rüzgara kapılmış sayfalar gibidir. Max Wertheimer, bu eserinde bizlere sadece klinik bir tabloyu değil, o sayfaları bir araya getirmeye çalışan yorgun bir ruhun portresini sunuyor. DEHB, onun kaleminde bir eksiklik olmaktan çıkıp, dünyanın gürültüsüne karşı verilen sessiz ve yorucu bir savaşa dönüşüyor.
Kitabın en vurucu noktalarından biri, odaklanma sorununu bir yetersizlikten ziyade, her şeye aynı anda dokunma arzusu olarak tanımlamasıdır. Wertheimer, zihnin bir bütünü oluşturma çabasının nasıl sekteye uğradığını anlatırken aslında hepimizin içindeki o tamamlanmamışlık hissine dokunur.
Odaklanamamak, dünyayı sevmemek değil; aksine, dünyanın her ayrıntısını aynı anda kucaklamak isteyip hiçbirine yetişememenin verdiği o derin kederdir.
Bu alıntı, DEHB tanısı almış bir bireyin dünyayı nasıl deneyimlediğini özetler: Her şey parlaktır, her şey ilgi çekicidir ama hiçbir şey kalıcı değildir. Bu, bir nevi duygusal göçebelik halidir. Bir çiçeğin kokusunda kaybolurken, yanından geçen rüzgarın sesine kapılmak ve neticede elinde sadece hiçlik kalması... Bu durumun yarattığı hüzün, kitap boyunca sessiz bir hıçkırık gibi yankılanır.
Wertheimer, zaman algısının bu bireylerde nasıl kırıldığını anlatırken, hüzün dozunu biraz daha artırır. Onun deyimiyle; DEHB'li bir zihin için şimdi, içinde boğulunan koca bir okyanustur; yarın ise kıyısı görünmeyen bir karadır.
Zaman, herkes için akan bir nehirken, bazıları için içine hapsolunmuş durgun bir göldür. Kıyıda bekleyenlere yetişme çabası, ruhu en çok yoran sessiz yarıştır.
Bu satırlar, toplumun hızına yetişmeye çalışan ama her seferinde bir detayın, bir hayalin veya bir sesin içinde takılıp kalan insanın yalnızlığını anlatır. Hayat geçip giderken, zihnin labirentlerinde