yatağımın karşısında bir pencere var. odanın duvarları bomboş. nasıl yaşadım on yıl bu evde? bir gün duvara bir resim asmak gelmedi mi içimden? ben ne yaptım? kimse de uyarmadı beni. işte sonunda anlamsız biri oldum. işte sonum geldi. kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım.
sevenler birbirlerine yara izlerini gösterirler. ilk önce bunu yaparlar... 'sana ruhumu açmadan önce bil ki incinebilirim' demek için... çünkü en çok sevdiklerin yaralar seni.
ikimiz de öykü anlatıcılarıyız. sırtüstü uzanmış gece göğüne bakıyoruz. öykülerin başladığı yerdir burası: geceleyin dogmaları aşırıp bazen inanç olarak geri veren bu yıldız bolluğunun desteğiyle başlar öyküler. yıldız kümelerini ilk keşfedip onlara ad verenler öykücülerdi. bir avuç yıldız arasına düşsel bir çizgi çekince, kimlik ve birer imge kazanıyordu yıldızlar. çizgiye işlenmiş yıldızlar bir anlatıya işlenmiş olaylar gibiydi. yıldızların küme oluşturduğunu düşlemek kuşkusuz ne yıldızları ne de onları çeviren kara boşluğu değiştirdi: değiştirdiği şey insanların geceleyin göğü okuma biçimiydi.