Beyaz yaka ve kölelik hakkında
Günümüzde “beyaz yakalı kölelik” benzetmesini sıkça duyuyoruz. Ancak köleliğin tarihine dair bu satırlar, gerçek köleliğin ne anlama geldiğini acı bir şekilde hatırlatıyor: Zincirler, damgalanmış insanlar, açlık, zorla çalıştırma ve ölüm… Çalışma hayatındaki sorunları konuşmak elbette önemli. Ama tarihsel kavramları kullanırken, onların gerçek ağırlığını da unutmamak gerekiyor. Bu nedenle, “beyaz yakalı kölelik” benzetmesini yapanların bu satırları okumasını tavsiye ederim. Bazen tarih, kullandığımız kelimeleri yeniden düşünmemizi sağlar. Tzvetan Todorov, Amerika’nın Fethi adlı kitabından, İspanyolların Meksika halkına yaptığı zulüm üzerine kısa bir alıntı; Sekizinci bela, İspanyolların maden ocaklarında çalıştırmak için köle almalarıydı. Öncelikle, daha önce Azteklerin kölesi olanları aldılar; sonra boyun eğmeyi kabul edenler, son olarak da yakalananlar alındı. İstiladan sonraki ilk yıllarda köle trafiği arttı, kölelerin efendileri sık sık değişti. Kölelerin yüzlerine kraliyet alametine ilave olarak o kadar çok işaret koydular ki yüzleri kimin alıp kimin sattığını gösteren harflerle doldu. Dokuzuncu bela, Yerlilerin erzak taşımak için sırtlarında ağır yüklerle altmış league (5km) yol gittikleri maden ocaklarında çalışmaktı… Yiyecekleri bittiğinde, maden ocaklarında veya yollarda ölüyorlardı, çünkü yiyecek satın alacak paraları yoktu ve kendilerine yiyecek verecek kimse de yoktu. Eve dönenlerin çoğu öyle kötü bir durumdaydı ki kısa süre sonra öldüler. Maden ocaklarında, özellikle Oaxaca’dakilerde ölen Yerlilerin cesetlerinden çıkan kötü koku salgın hastalıklara yol açtı. Maden ocaklarının etrafındaki yarım league mesafede ve yolun büyük bir kısmında cesetlere veya kemiklere basmadan yürümek zordu, cesetleri yemek için doluşan kuş ve karga sürüleri öyle çoktu ki
25 ve 26 Nisan 1988 Toronto Dâvâsı'na müdahale eden İngiliz tarihçi David Irving, Anne Frank'ın "Hatıra Defteri" konusunda şu şahitlikte bulunur: "Kendisiyle senelerce mektuplaştığım Anne Frank'ın babası, sonunda "Hatıra Defteri"nin elyazmasının bir laboratuvarda incelenmesine razı oldu. Bir belge üzerinde itiraz olduğunda ben her zaman bunun yapılmasını isterim." Bu bilirkişiliğe girişen laboratuvar, Wiesbaden'deki Alman polis kriminal laboratuvarıdır. İnceleme sonunda görüldü ki Anne Frank'ın 'Hatıra Defteri'nin bir kısmı tükenmez kalemle yazılmıştı (bu tür kalemler piyasaya ancak 1951 yılında sürülmüştür, oysa Anne Frank 1945'te öldü). David Irving devam ediyor: "Anne Frank'ın 'Hatıra Defteri' hakkında benim kendi edindiğim kanaat şudur ki, bunun büyük bir kısmı kesinlikle bir Yahudi tarafından on yıl kadar önce yazılmıştır. Bu metinler kızının bir toplama kampında tifüsten trajik bir şekilde ölümünden sonra, babası Otto Frank tarafından alınmıştır. Babası ve tanımadığım diğer şahıslar, hem babasını, hem de Anne Frank Vakfı'nı zengin edecek olan satılabilir bir şekle sokmak için bu 'Hatıra Defteri'ni düzeltmişler. Ne var ki eserin tarihî belge olma bakımından hiçbir değeri yoktur, çünkü metin tahrifata uğramıştır."
Sayfa 150 - Timaş Yayınları·Kitabı okuyor
Reklam
Büyük soruların küçük cevapları vardır ve büyük cevaplara yalnızca küçük sorularla ulaşılır.
Sayfa 419·Kitabı okuyor
İnsanlar her zaman güvenleriyle bizi incitirler, birini incitmenin en kesin yolu, ona kayıtsız şartsız güvenmektir.
Sayfa 276·Kitabı okuyor
Nasıl bir yürümek?
Kimi zaman, Odysseus gibi, İthaka'ya varmadan önce tüm dün- yayı dolaşmak ve binlerce çılgınlığın içinde yolunu yitirmek gerekir. Çıkış, insanın hemen yanı başındaki bir tepenin yamacında da evinin iki adım uzağındaki bir nehrin kıyısında olsa bile, bunun bilincine varmak için bazen dünyanın sonuna kadar gidilip dönülmelidir. Her daim gidilecek sayısız yer vardır çünkü aramaya asla son vermeyiz. Her yolculuk, var olmanın bir tür apansız kabulleniş ve kendinden geçişle gerçekleşeceği bir yer arayışının parçasıdır. Herkes dünyada yeniden doğacağı yeri arar. Bir tür içsel manyetizma, korkusuzca yakalanacak bir şansa duyulan arzu rehberlik eder bize. Fazla uzağa gitmeye gerek yoktur. Thoreau şöyle der: "Bazen, sanki esen rüzgâr beni oraya çekiyormuşçasına, şöyle bir otuz metre katetmek isterim; hayatım, derim kendi kendime, orada bana gelecek; bir avcı gibi, onu bulmak için yürürüm. Kızılcıklarla kaplı tepenin çıplak yamacı ardımda kaldığında, işte o zaman düşüncelerim tam manasıyla çiçek açacak. Esen rüzgârlarda ya da zihnimde kendini gösteren tüm o hoş şeylerde gizli bir tesir, topraktan yayılan bir buğu, bir erdem mi var?" (1981, 66.) Breton'a Cevap Otuz Metrelik İllüzyon Altmış yıl boyunca bu yeryüzünü delice sevmenin bedeli, Amansız bir hınca, sinsi bir nefrete teslim etmekmiş kalbi. İthaka bir vahâ değil, açık denizlerde kurulan bir tezgâhmış meğer; Vâroluşa duyduğum o kör aşk, kendi cellâdını beslemiş içimde. Evimin iki adım ötesindeki o nehir, yanı başımdaki o sağır tepe...
Sayfa 9
sadece %10-20 mi puhahaha
Erkekler; statülerini, hırslarını, fiziksel yeteneklerini ve kaynaklarını belirterek rakiplerini sözlü olarak aşağılarlar. Çevrimiçi flört ilanlarında bile erkeklerin gelirlerini, eğitim düzeylerini ve boylarını abartma olasılığı, kadınlara kıyasla yaklaşık yüzde 10 ila 20 daha fazladır.
Araştırma-İnceleme
Reklam
Reklam