İnceleme yazıma Svetlana Aleksiveç'i tanıtmakla başlamak istiyorum. Ukraynalı bir anne ve Belaruslu bir babanın çocuğu olarak Ukrayna’da dünyaya gelen yazar, çocukluğunu ve gençliğini Belarus'ta geçiriyor ve orada gazetecilik bölümünü bitiriyor. Meslek hayatında yazdığı yazılar sakıncalı bulunduğu için Belarus'tan ayrılmak zorunda kalıyor.
2025'te Nobel kazandığında İsveç Akademisi, onun bir kitap yazmanın da ötesinde yeni bir edebi tür inşa ettiğini belirtiyorlar. Yazarımız kitabında ise kendini şöyle açıklıyor: " Savaşı değil, savaştaki insanı yazıyorum ben. Savaşın tarihini değil, duyguların tarihini. Ruhun tarihçisiyim. Bana diyorlar ki: "Anı dediğin tarih desen değil, edebiyat desen değil. Safi hayat, pisletilmiş, sanatçının eliyle temizlenmemiş. Ham sözcük malzemesi – her delikte fazlasıyla var ondan. Oraya buraya saçılmış tuğlalar. Tuğla mabet sayılmaz, değil mi?!" Oysa benim için durum farklı... Tam da orada, sıcak insan sesinde, geçmişin canlı yansımasında el değmemiş bir sevinç saklı, yaşamın onulmaz trajedisi aşikâr. Kaosu ve tutkusu... Biricikliği ve akıl sıra ermezliği. Henüz hiçbir işlemden geçmemiş haliyle. Aslı." Bu sayfanın öncesinde Antik Yunan'a dair söyledikleri de ilgimi çekti çünkü bence yazar, tam olarak neyi merak ettiğini, neyi aradığını yazmış: "... Sözgelimi Antik Yunan'daki yaşama dair en çok neyi bilmek isterdim?.. Sparta'nın tarihine dair... İnsanların o zamanlar evlerinde nasıl ve ne konuştuklarını. Savaşa nasıl girdiklerini. Ayrılmadan evvelki son günlerinde, son gecelerinde sevdiklerine neler söylediklerini. Savaşçıları nasıl uğurladıklarını. Dönmelerini nasıl beklediklerini... Kahramanları ve komutanları değil, sıradan delikanlıları..."
Yani kitabın girişindeki bu alıntılardan da anlayabileceğimiz üzerine biz bu kitap savaştan