Eser içerisinde bulunan Safiye Hanım'ın vakfiyesini okuduğumda kandillerde Mevlid okunması , Mirâc gecesinde Mirâciyye okunması ve ayrıca hatim okuyan, namaz kıldıran cami görevlilerine ücret vermek olsun Bursa'daki her türlü fakire sahip çıkması beni çok etkiledi. Allah ondan razı olsun.
Mirâciyye geleneğinin yaşatılması ile ilgili Erzincan'da, Bursa'da ve Bosna'da uygulamaları ile ilgili de bilgiler edindim.
Mirâciyyenin bestelenmesi 1700 lü yıllarda Nâyî Osman Dede tarafından yapılmış. Sultan II.Mahmud döneminde Mirâciyye okuma geleneğinin altın asrı denilebilirmiş o dönem için. Sultan II.Mahmud'un Mirâciyye geleneğine destekleri olmuş. Tekkelerin onarılmasını ve tamiratını denetlemiş, saltanatı boyunca Mirâciyye ayinlerine katılmış ve o dönemde bütün tarikatların ayinlere katılımını desteklemiş. Mirâciyye okuma geleneği günümüzde uygulanıyormuş ama gittikçe unutuluyormuş.
Mirâciyye okuma geleneği Mirâc olayını zihinlerde canlı tutmak, müminler arasında bağı güçlendirmek ve aynı birliktelikle düşünebilmek için aynı duyguları paylaşmayı da sağlayan sahip çıkmamız gereken bir gelenek.
( Kitabı okumak isteyenlere tavsiye ederim)
"DEMİRDEN BİR DENİZ"
Yavuz'un defterinde "gri" yoktu, ya "ak" sındır ya "kara".
Tarihî romanlar genellikle iki tuzağa düşer: Ya tarihî gerçekleri o kadar ağır basar ki kurgu boğulur gider ya da kurgu o kadar uçar ki dönemin ruhunu tamamen kaybederiz. Eser, bu iki ucun tam ortasında, dengeli bir yürüyüş sergiliyor. Yazar, on yedi yılı aşan psikoloji ve tasavvuf okumalarını Osmanlı arşivlerinin titizliğiyle harmanlamış. Ortaya çıkan şey ise sadece bir “kitap” değil; âdeta bir dönem odası – içine girdiğimizde Yavuz’un ordularının tozunu koklayacağımız, fırtınayla dövüşen kale duvarlarının soğuğunu hissedeceğimiz bir atmosfer.
Tarih, bazen yalnızca savaşların ve zaferlerin anlatıldığı bir alan değildir. Bazı hikâyeler vardır ki insan ruhunun en karanlık taraflarını, kayıpların bıraktığı derin boşluğu ve sırların insanı nasıl dönüştürdüğünü de anlatır. 1518 yılı… Osmanlı Devleti’nin en sert ve en çalkantılı dönemlerinden biri. Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi’nin ardından şekillenen siyasi atmosferin ortasında, Karahisar Kalesi’nde işlenen gizemli bir cinayetle karşılaşıyoruz.
Sultan Selim Han’ın Mısır seferinden dönen ordusuna yol açan öncü birlik komutanı Hazar, kendini fırtınanın dünyayla tüm bağlarını kopardığı bir kalede bulur.
Âdeta taş duvarların içine hapsolmuş bir bilinçaltını andıran kaçışın mümkün olmadığı bu atmosfer, romanın gerilimini sürekli diri tutuyor. Dışarıdan kimse giremez, içeriden kimse çıkamaz.
Duvarların ardında işlenmiş vahşi bir cinayet: Kimliği belirsiz bir kadının bedenine saplanmış dokuz ok. Dokuz şüpheli. Ve bu şüphelilerden biri, Hazar’ın geçmişindeki en karanlık yaranın ta kendisi. Hazar’ın hikâyesi, onu bu soğuk kale duvarlarına hapseden sebeplerin ötesine geçiyor. Naif bir nalbant çırağıyken sevdiği kadını kaybetmenin acısıyla ölümcül
Yazarın bazı tezleri var asla kanıtlanamayacak. Eski Bizans’ta Hristiyanlıktan kaçan bir inanış olduğunu ve bunların en eski Aleviler olduğundan bahsediyor. Hatta pir Silvinus diye birinin Pir sultan Abdal olduğunu iddia ediyor. Aslında demek istediği şu olmalı: Bu insanların Hz Ali ile ilgileri yok, bu insanlar binyıllar evvel bu topraklardaydı. Evet bu görüşü savunabiliriz, isimleri Aleviler, Luviler, Işık insanları, Bektaşiler, Hakdostları vs ne dersek diyelim bu insanlar bu topraklarda idi. Ve Türkler ile müthiş bir uyum gösterdiler. Her iki topluluk da mertlikte ortak idiler. Eski Türk inanışları ile benzer inanışlar yaşıyorlardı, doğaya saygı, güneşe rahmet vb. Ayrıca bu insanların döngüsel bir hayat anlayışıyla devridaim yaptığımıza dair inanışları vardı. Tanrı her şeydi ve her varlıkta idi. Nitekim bu toplulukların bu toprakların öz evlatları oldukları aşikar yoksa Arap dini ile alakaları yok. Hem Balkan’daki Alevi dediğimiz insanın, Çorum’daki Alevi dediğimiz insanın kökenlerine de baktığımızda ne ilgileri olabilir Arabistan ile. Yıllar boyu kıyıma uğramışlar ve özellikle Yavuz Selimden sonra müthiş bir propaganda ile parçalara ayrılıp dağıtılmışlar. Hep dağ köylerine kuş uçmaz kervan geçemez bölgelere atılmışlar. Yazarın bazı tezleri çok uçuk görünse de bir çok meseleyi aydınlığa kavuşturması açısından güzel. Ayrıca Hacı Bektaş Veliden önce pirlerin sultanının Battal Gazi olduğunu ve büyük bir dede olduğunu da iddia ediyor. Tarihi çarpıttıklarını ve bu toplumun kökenlerinin hikayesini tahribata uğratmak istediklerini belirtmiş. Çok haksız sayılmaz.
#Hayatiİnanç'ın kaleminden #CanVerenPervaneler2 eserini #okudumbitti.
Bu eserdede yine aynı lezzet devam ediyor. Her çeşit tat , lezzetini anlatmaya kelimeler yetmez. Divan edebiyatını ustaları basta olmak üzere bir cok ustaların yureklerinden yüreklere işleyen sözleri ve anlam yüklü manalar.
Bu eserde kimler yok ki
Niyazi Misri
Hasan Nazif Dede
Hafız Şirazi
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz.
Ataullah İskenderi
Abdülhakim Arvasi
Seyyid Anmet Arvasi
Molla Cami
Necip Fazıl Kısakürek
Ebul Vefa Hz.
Akşemseddin Hz.
Mevlana Celaleddin Rumi Hz.
Beyazid-i Bestami Hz.
Hasan-i Basri Hz.
Avni (sultan Fatih)
Muhibbi
Süleyman Celebi
Salih Baba
Bağdatlı Ruhi
Yenişehirli Avni
Muğlalı Şahidi
Erzurumlu Ömer Nef'i
Lofçalı Sabit
Alvarli Lütfü Efe
Necati Bey
"Yeni bir yazarla tanışmak istedim ama sanırım ilk kitap olarak yanlış bir seçim yapmışım. Çok fazla tarihi bilgiye boğulmadan ilginç şeyler okurum diyordum; evet, tarihi bilgi yükü çok ağır olmasa da dili oldukça ağırdı ve kitabın sonunda 5 6 sayfalık bir sözlük vardı. Ben sürekli 'Bu ne demek, şu ne demek?' diye bakmaktan hoşlanmıyorum. Bu yüzden sadece bilmediğim birkaç kelimeye baktım, gerisini anlayabildiğim kadarıyla okudum. Yine de not ettiğim ilginç vakalardan bahsetmek istiyorum.
Mandalı Bedel
Bir dönem askerlikte bedel ödeyecekler için nakit para yerine manda kabul edilmiş. Hatta görev süresini dolduran mandaların boynuzları yaldızlanıp sahiplerine öyle teslim edilmiş.
İlk Külhanbeyleri
'Külhanbeyi' unvanını ilk olarak hamam zorbaları almış ve ilk külhanbeyleri Gedikpaşa Hamamı’nın bekâr odalarından çıkmış.
Resm-i Taş (Recm)
Cellatsız bir idam cezası vardı ki buna 'taşla öldürme-recm' denirdi. İslam şeriatına göre bir kadının bir Hristiyan ile münasebeti olduğu tespit edilirse bu cezaya çarptırılması gerekirdi. Ancak koca imparatorluk tarihi boyunca sadece tek bir kadın bu suçla suçlanarak recmedilmiş.
İçki ve Sigara Yasağı
Yasak dönemlerinde kurala uymayan birçok kişi idam edilerek öldürülmüş.
Köçekler
O dönemin meyhanelerinde köçekler oynatılıyormuş; bu bence gerçekten garip bir vaka.
Fenersiz Çıkma Yasağı: Geceleri fenersiz sokağa çıkma yasağı varken, camiden geç çıkan bir imamın oğlu, feneri olmadığı için idam edilmiş.
Lale Devri Sünnet Şöleni
Padişah III. Ahmed, dört şehzadesiyle birlikte 5000 fakir çocuğu sünnet ettirmiş. Bu sünnet için yapılan hazırlıklar saymakla bitmez.
Kardeş Katli
Yavuz Sultan Selim, kardeşi Şehzade Murad’ın öldüğüne inanmak için mezarını açtırmış; kesilen baş bizzat kendisine getirilip eliyle muayene ettikten
Sultan abdulhamit hana diktatör diyenler padişahı bile hesaba katmadan savaş kararı alıyor ilginç birinci Cihan harbine girişimizden sadrağazamın ve padişahın haberi yok