Satranç oynamayı bana babam öğretti. İlk başlarda, az çok eşit olmamız için vezirsiz oynardı. Bu pek işime yaramazdı. Ben olayı biraz kapınca, veziri geri aldı, daha zayıf bir taşı, kaleyi oyundan çıkardı. Sonra uzun yıllar boyunca onunla satranç oynamadım. Bir süre önce yine oynadık. Çocukluğumdan kalma o aynı ahşap satranç tahtasında (at hâlâ öyle başsızdı). Onu gençliğinde bir arkadaşı hediye etmişti, kutunun içinde ise yakma kalemle işlenmiş “Kazanan daima sen ol!” ifadesi vardı. Öyle de oluyordu. Ama bu sefer ben galip geldim, belki ilk defa. İnanamadım. O da inanamıyordu. İstersen vezirsiz oynayabilirim, dedim onun kırk yıl öncesine ait sesiyle. Dalga geçmek oyunun bir parçasıydı, ki babam onun da şahıydı, ondan öğrenmiştim.
"Kimse kartının dışına çıkamazmış, kendime yıllarca Mecnun dedim. Bunu dediğim için ceza bile aldım. Ben Aptal olmak istememiştim, Eva. Bem mecbur olduğum kişiye mecnun olmak istedim. Söylesene, ben seni sevmek dışında ne yaptım?"