Ne oldu çocukluğum?
Köşelerinde nefes nefese konuştuğum
Odalar?
Ortalarında tahta at koşturduğum
Geniş sofalar?
Sofalarda gizli köşelerim, gizli yerlerim?..
Hani benim kurşun askerlerim?
Bir oda içinde kurduğum şehir,
Geçtiğim nehir?..
Hani benim hayallerim, emellerim,
Suya girince balık sandığım ellerim? Bir leğende bir deniz gören ben.
Bir legende bir Çin'e varan yelken?
Beni ufuklardan ufuklara götüren,
İçine binmeden bindiğim tren?
Hani benim sevgilerim, kinlerim,
Yüzünde yüzümü gösteren potinlerim?
İçine girmeden girdiğim ev gibi,
Yüzünü görmeden gördüğüm misafir?..
Ah ne beyazdı yelkenim
Ne güzeldi ellerim benim!
Ne ufaktı potinlerim.
Ne minikti ellerim benim!..
Nerdesin çocukluğum,
Ufaklığım nerdesin?
Bir metrede bin metre koşan tahta atım.
Bir metrede bir dünya gören saltanatım,
Yaşadığımız dünyada hepimiz, herkes gibi olup "normal" sayılmak için bizi biz yapan gerçek hikayelerimizden vazgeçip kusursuz ama bir o kadar da yüzeysel insanlar olmaya, neredeyse bir Android'e dönüşmeye çabalıyoruz.
Osmanlı Devleti bir sınır devletiydi. Atatürk ise yeni Türkiye'yi milliyet ve Batı medeniyetinin sınır kalesi yapmıştır. Çarpışan iki dünya görüşü arasında tarih bize milli hâkimiyeti ve Batı medeniyetini, varlık ve bekamızın şartı olarak gösterdi. Atatürk'ün ölmezliğe erişmesinden beri, Türk'e yüklenen bu vazife ve sorumluluk, bütün insanlığın geleceğini tayin edebilecek bir önem kazanmış bulunuyor. Bütün dünya Türk kalesinin sağlamlığı nispetinde rahat nefes alıyor.Türk, arzı yerinden oynatan tahrip oyuncaklarını sallayanlar karşısında gözünü kırpmadan ayakta duruyor.
Bu işi daha ilginç kılan, bu başarının ortaya çıktığı toplum koşularıdır. Toplumda neredeyse hiçbir tabanı ve beklentisi olmayan muazzam başarılar, yüksek bir sosyal dirence rağmen başarılmıştır.
Aslında çok başarılı insanlar, genelde rüzgârın zıddına yüzmemişlerdir. Nisan ayında bazen kar yağar ama bu kar tutmaz. Her filozof, çağının çocuğudur. Zahiren çağına en zıt görünen filozoflarda dahi bu olgu görülür. Kapitalizmin başdüşmanı Marks, rüzgârın ne kadar zıddına yazılıyor görünse de kapitalizmin oluşturduğu Aydınlanma Felsefesi'nin ilkeleri ile düşünürdü. Onlar gibi progresif (ilerlemeci) bir tarih anlayışına inanırdı.
Aydınlanmacı iyimserlik diye bilinen tavra, tamamı ile sahipti. Bu yüzden komünizm hayalini, "ilerleme" nin son mertebesi olarak oldukça "iyimser" bir tasvirle ele almıştı. Marks gibi aykırı görünen bir filozof dahi böyleyken... Ya diğerlerini ele alsak? Örneğin, yükselen iktisadi kuramların güçlenen burjuvazi ile bağıntısını düşünsek? Ya da "Voltaire Hristiyanlığa saldırırken halkı mı değiştiriyordu, yoksa halkın bir kesiminin sözcüsü konumunda mıydı?" sorusunu sorsak? Çok az toplumsal önderin, topluma gerçekten önderlik ettiğini söylemek zor değildir. Onların çoğu, gerçekte toplumu değiştirmezler. Çoğu filozof aslında taleplerini dile getirmekte toplumun megafonu olur. Onlar toplumların hedeflerine ulaşmalarında bindikleri atlar, ellerinde taşıdıkları bayraklar olurlar.
Toplumlar bu yüzden bir kuşakta değişmezler. Toplumsal devinim fark edilmeyecek yavaşlıkta gerçekleşir. Sert devrimler bile bu yavaş devinimin patlama noktalarından ibarettir. Oysa Hz. Muhammed'in (s.a.v.) öyküsü, bu bağlamda oldukça farklıdır.
Leone Catani: "Koca bir kavmi, on sene gibi az bir müddet zarfında nasıl olup da bu kadar derin bir surette sarsmak ve bütün bir dünyayı
Şu an biz şu Karadeniz'e toprağın üst tarafından bakıyoruz, seyrediyoruz, ne muazzam deniz diyoruz. Denize bir böyle bakmak var, tamam mı? Bir de ne yaparsın? Dalgıç elbisesi giyersin, sırtına oksijen tüplerini koyarsın, suya atlarsın, dalarsın suyun dibine. Oradaki yosunları, mercanları görürsün, bambaşka bir deniz görürsün. Bir de denizi böyle anlamak var. İşte tasavvuf ve tarikat denizin dibine dalıp da altında ne var, ne yok güzellikleri görmek gibi insana görme kabiliyeti veriyor.