Parçalarını tekrar bir araya getirdiğinde, parçalandığı zaman nasıl hissettiğini unutuyordu insan. İyileşen yaraların ilk açıldığında nasıl hissettirdiğini de. O yaraların nerede olduğunu az çok hatırlıyor, tazeyken nasıl sızladıklarını biliyor ama artık parmağını üzerine bastırıp işte beni tam buradan incittin, diyemiyordu. Acı zamanla dinecekti. Ama şimdi değil.
Genevieve Wheeler’ın Adelaide romanında, ana karakter Adelaide’in kendi hariç çevresindeki herkesin yarasına karşı aşırı duyarlı, şefkatli ve fedakar yaklaşımı, kitabın en trajik ve can alıcı noktasını oluşturuyor; nitekim kendisi dışındaki her insanın derdini sarmaya koşan ve herkese sonuna kadar kulak veren bu kadın, sıra kendi hislerine geldiğinde adeta bir duvar örüyor. Yaşadığı ağır manipülasyonlara ve hayal kırıklıklarına rağmen kendine üzülmeye bile fırsat tanımıyor, acılarını zihninin en uzak, en karanlık köşelerine fırlatarak yok saymayı seçiyor ve en acısı da günün sonunda üzülmeye, yas tutmaya veya kırılmaya hakkı olduğunu bile düşünmüyor. Tam da bu yüzden, Eloise ile olan o şahane ve iyileştirici dostluğu okurken içimizi ne kadar ısıtıyorsa, Adelaide’in kendi benliğini böylesine hiçe sayıp başkalarının hayatında figüranlaşması ve kendi acısına karşı sergilediği bu acımasız kayıtsızlık bir o kadar içimizi sızlatıyor.