... güzelin nadiren yararlı olanla birleştiğini görürüz. Uzun ve narin ağaçlar meyve vermez, meyve ağaçları ufak tefek, bodur ve çirkindir. Katlı bahçe gülü meyve vermez, fakat küçük, vahşi, neredeyse kokusuz güldür onun bağrından çıkarıp sunduğu. En güzel binalar, kullanışlı, işe yarar binalar değildir; bir tapınak barınacak bir mesken değildir. Çoğu sıradan kimselerin yatkın olduğu yararlılıktan başka vasfı bulunmayan işlerde kullanılmaya zorlanan yüksek, nadir zihinsel melekelere sahip bir kimse bir mutfak kabı olarak kullanılan üzeri en güzel resimlerle bezeli değerli bir vazo gibidir ve yararlı adamları dâhilerle karşılaştırmak tuğlaları elmaslarla karşılaştırmak gibidir.
duygusuzluğun, bilgisizliğin, tembelliğin, yeteneksizliğin, hazıra konmak isteyen bir kuşağın devridir.
...
Kimse bir şeyin üzerinde durup düşünmüyor. Kendisine bir ülkü edinen çok az. Umutlu birisi çıkıp iki ağaç dikse herkes gülüyor: "Yahu bu ağaç büyüyünceye kadar yaşayacak mısın sen?" Öte yanda iyilik isteyenler, insanlığın bin yıl sonraki geleceğini kendilerine dert ediniyorlar. İnsanları birbirine bağlayan ülkü tümden yitti, kayıplara karıştı. Herkes, yarın sabah çekip gidecekleri bir handaymış gibi yaşıyor. Herkes kendini düşünüyor. Kendisi kapabileceği kadar kapsın, geride kalanlar isterse açlıktan, soğuktan ölsün, vız geliyor.
İnsanoğlu aptal değilse bile korkunç derecede nankördür. Evet, eşi bulunmaz bir nankör! Bana kalırsa insanın en iyi tanımlanması şöyle olmalı: İki ayaklı nankör bir yaratık. Hepsi bu kadarla kalsa gene iyi. Çünkü böylece en büyük kusuru unutulmuş olurdu. İnsanın en büyük kusuru, Nuh tufanından başlayıp süren, alnının kara yazgısı olan erdemsizliğidir. Erdemsizlik ve buna bağlı olarak ölçüsüzlük. Ölçüsüzlüğün erdemsizlikten ileri geldiği çoktandır bilinen bir gerçektir.
Bize insan olmak, yani etiyle kemiğiyle insan olmak bile yük geliyor; bundan utanıyoruz, ayıp sayıyoruz. "Soyut insan" diyebileceğim garip yaratıklar olmaya can atıyoruz. Biz ölü doğmuş kişileriz; zaten çoktandır canlı olmayan babaların soyundan ürüyoruz ve bu durumu gittikçe daha çok beğeniyor, bundan zevk almaya başlıyoruz. Nerdeyse bir kolayını bulup bizleri doğrudan doğruya düşüncelerin doğurmasını sağlayacağız.
Yapay öğrenme araştırıcıları bu işlemlerin sinir ağlarındaki binlerce paralel ağırlık hesabı için de biçilmiş kaftan olduğunu fark etti. Artık ağlarını çok daha uzun eğitimlere tabi tutabileceklerdi. Ama öğrenme yönteminin en büyük ihtiyacı veri,veri,daha çok veriydi.Rakibimiz olan biyolojik beyinler yıllarca gözleri açık dolaşan canlılara takılı oldukları ve sayısız görüntüye maruz kaldıkları için bu kadar iyiydiler örüntü tanıma işlerinde.Yapay sinir ağlarımız da bir kişinin albümündeki birkaç resimde değil de milyonlarca resimle eğitilse çok daha iyi öğrenmezler miydi? Acaba milyonlarca resmi bilgisayar ortamına sokmanın bir yolu var mı? Evet ,bu sorunu ''halk'' çözdü. Çağ herkesin resim çekip onu bedavaya internete koyduğu çağdı. Facebook,Google gibi devler neden size resimlerinizi ve yazılarınızı koymanız için sınırsız bellek hediye ediyor? Çünkü onlara makinelerinin dünyanın nasıl göründüğünü ve insan dillerinin düzenini öğrenmesi için ihtiyaçları var!Bu "büyük veri " denizi sayesinde önceki kuşakların araştırmacılarının hayal edemeyeceği büyüklükte sinir ağları,devasa veri kümeleriyle eğitildi ve yapay zeka birçok örüntü tanıma işinde insan düzeyine vardı,hatta geçti.
Sayfa 104 - Bilim ve Gelecek Kitaplığı·Kitabı okudu