Melankolinin karanlığı ve ağırlığı ile maninin hafifliği ve değişkenliği birbirine karşıt konumdadırlar; ancak manik varoluşun, sorunsuz mutlulukların ve lütufların ışıltılarıyla bezeli hali sadece görünüşten ibarettir, bu varoluş aslen can yakıcı karşıtlıklarla dağlıdır.
H.G. Gadamer’in buna ilişkin söylediği sözler ve bu iki durum arasında yaptığı ayrım, gayet nettir: “Dolayısıyla yalnızlık, tecritten kesinlikle farklı bir şeydir. Tecrit bir yitirme deneyimidir, yalnızlık ise bir ret deneyimidir. Tecride maruz kalınır, yalnızlıkta ise bir şeyler aranır”. Kendisi şöyle de demektedir: “Bu yüzden, tecrit,, insanın dünyaya ve genel anlamda insan dünyasına yabancılaşmasına ilişkindir.”
“Her gün bedenime karşı sürekli ve amansız bir savaş veriyorum ama boş bir savaş bu. Benimle bedenim arasında iyileşmesi mümkün olmayan bir yırtılım var. Başkalarıyla iletişim kurmam da imkânsız oldu: Bir şeyler hissediyormuşum
gibi yapıyorum, konuşuyor, gülüyor, hayret ediyor gibi yapıyorum. Yaşıyor gibi duruyorum ama aslında yaşamıyorum. Etrafımda boşluk var ve bedenim bu boşluğun dibine çöküyor.”
bir diğer deyişle, tutukluk içeren depresyon halinin bazı biçimlerinde görülen olumsuzluk, -me, -ma deneyimine bağlanır. Melankolik tutukluğun uçurumundan inmek demek, ya-pa-ma-ma deneyimine yakalanmış olmak (bu deneyimin meydan okuyuşuna maruz kalmak) demektir: Hüzünlü-olamama, yaşayamama ve ölememe demektir. Tutuk melankolinin -me, -ma hali, anlam taşıyıcı olan bedenin hafızasını silecek kadar ileri gidebilir; bu durumda, oluşumun (her türlü geleceğin) taşlaşmasına şahit oluruz, anlam yokluğu mahiyetinde ve kendi savaşında niyetten yoksun kalmış, şey-beden haline gelmiş yaşanmış beden mahiyetinde ölüm deneyimine ilişkin bir şeyler görürüz.