Öyle hisler, öyle ruh halleri vardır ki, bizleri varoluşun nihai temelleriyle yüzleştirir: Bu, elbette ki, Heidegger’in düşüncesinin köklü savlarından biridir; ama bu söylemde can alıcı bir önemi bir yana, Heidegger can sıkıntısını da varoluşun anlamını açımlayan asli bir deneyim olarak görmüştür.
Maurice Blanchot’nun sözlerine değinmeden edemem. “Olumsuz olanın belirsizliği, ölümün belirsizliğine bağlıdır. Tanrı öldü, bu hazmedilmesi daha da güç bir hakikat ifade edebilir, ‘ölüm olanaklı değil’ anlamına gelebilir.”
Jean Starobinski’nin dediği gibi, ancak geleceğin mevcut olması halinde, ölüm, hayatın yapısal bir gerçekliği olarak yaşanır (yaşanabilir): Eğer gelecek yok olursa, parçalanırsa, o zaman bunu her birimizin sahip olduğu ölüm arifesi olarak görebiliriz ve de bu asli ön şarttır: Ölüm arifesi var olmalı, ardından çözülmeli ve ölüm ufukta yitmelidir, işte bu durumda ölüm olanaksız bir deneyim haline gelir.
Melankoli dönüşüme uğrayıp da köktenleştiginde, ölüm deneyimi bildiğimiz ölüm deneyimi olmaz: Bir diğer deyişle ölüm; olanaksız bir şey olarak yaşanabilir (insan kendini ölümsüz hisseder, ölümden koparılıp alınmıştır) ya da ölüm, zaten gerçekleşmiş ama sonsuz bir hayatta kalış şekline dönüşmüştür (insan ölmüştür ama keskin bir kopukluk Stimmungunda yaşamaya, hayatta kalmaya devam etmektedir).
Szondi gene şöyle demektedir: “Gerçek varoluş, varoluş-olmayana karışır; daha doğrusu, varoluş, ancak varoluş-olmayana sadakat gösterir, onun hatırası olursa varoluş olur.”