Anna’da ve diğer kadın hastalarımda, yaşadıkları kaygı sırasında insana yaklaşıveren, hemen ardından da insandan hızla uzaklaşan, ikilemli narinliğiyle açılıveren, ardından güneşin ezip geçtiği gölgeler misali, bir an içinde içine kapanıveren insancıl ve duyarlı (inanılmaz derecede hassas)
kişiler görmekteyim.
‘“Düşmüş bir meleği hayal ediniz’ dedi ona ağır ağır, ‘kibirden değil de, talihin cilvesinden dolayı düşmüş bir meleği. O, özünde yatan tüm güzelliği muhafaza edecektir, sözleri kanatlı, hareketleri de narin olacaktır; gözlerinde bir sır saklanacak, bedeni billur gibi kırılgan olacaktır. Ama düşmüş bir melektir o; bu yüzden de istisnai bir varlıktır, acılı ve hantal bir semavilik olacaktır üzerinde. O bir insan mıdır? Yapısı elbette ki karmadır, bu yüzden o insandır da; ama benzerleri arasında daima yalnız ve yitik kalacak, cezalandırılacak ve dışlanacaktır.”
Burada, her acının, özellikle de insanın sadece dünyadan uzaklaşmakla kalmadığı, yabancılığın ve tanınmazlığın verdiği baş dönmesiyle dünyayı da yitirdiği depresif acının sırlı ve dehşet verici anlamını yakalar gibi oluruz.
Simone Weil’de, fiziksel acı (elbette ki) altüst edici bir deneyimdir: İnsan ona dayanamaz ama dayanmadan da edemez; bu acı, zamanın akışını keser
ve zamanı geleceği olmayan bir şimdiki zamana dönüştürür: Öte yandan bu, imkânsız bir şimdiki zamandır da.
Acı indirgenemez bir şeydir ve ona yakalandığımızda dehşete kapılmadan edemeyiz, der Simone Weil; bunun nihai sonucu da istemin tutulmasıdır: Keza, saçma olan karşısında akıl, yokluk (yaşam-olmayan) karşısında da sevgi tutuklu kalır.