9/10
·910 syf.··
2026 72. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 30 Mayıs 2026 11:28
“Ben kim olduğumu bilirim.” Don Quijote’nin bu cümlesine takılıp kaldım. Çünkü bir insan gerçekten kim olduğunu bildiği için mi böyle söyler, yoksa bütün dünya ona kim olduğunu hatırlatıp durduğu için mi? Yaşlısın, delisin, zavallısın, bu dünya senin sandığın dünya değil, o devler yeldeğirmeni, o prenses köylü kızı, o at da öyle destanlara yakışacak bir at falan değil... Herkes ona gerçeği gösteriyor gibi. Ama Don Quijote inatla başka bir şey söylüyor: Ben kim olduğumu bilirim. Belki bilmiyor. Belki de hepimizden daha çok biliyor. İşte insan burada biraz düşünüyor. Don Quijote’ye sadece deli demek bana hâlâ kolaycılık gibi geliyor. Evet, adamın yaptığı şeylerin çoğu komik. Hatta bazı yerlerde insan gerçekten gülüyor. Bir adam düşünün; okuduğu şövalye romanlarından öyle etkilenmiş ki kendini gezgin şövalye sanıyor, zırhını kuşanıyor, atına isim veriyor, kendi sıradan hayatını büyük bir maceraya dönüştürüyor. Normal şartlarda “tamam, bu adam aklını kaçırmış” deyip geçebiliriz. Ama Cervantes öyle bir şey yapıyor ki, sen bir süre sonra bu adamla dalga geçerken kendinden utanmaya başlıyorsun. Çünkü Don Quijote’nin deliliğinde bile bizim fazla akıllı hayatlarımızdan daha sahici bir taraf var. Ben kitabı okurken en çok şunu düşündüm: İnsan hayal kurduğu için mi kaybeder, yoksa artık hayal kuramadığı için mi? Don Quijote yeldeğirmenlerine saldırıyor diye gülüyoruz ama biz neye saldırıyoruz? Kendi korkularımıza mı, geçmişimize mi, içimizde büyüttüğümüz olmayan düşmanlara mı? Hepimizin kendince bir yeldeğirmeni yok mu zaten? Sadece biz ona daha makul isimler veriyoruz. Kaygı diyoruz, hedef diyoruz, gurur diyoruz, aşk diyoruz, bazen de hayatın gerçeği deyip geçiyoruz. Don Quijote.. Sana güldüm, bunu inkâr edemem. Ama seni biraz da kıskandım. Çünkü sen hiç değilse dünyanın
Don Quijote (2 Cilt Takım)Miguel de Cervantes · Yapı Kredi Yayınları · 202527,5bin okunma
Puan vermedi·192 syf.··
2026 12. kitabı
Mahmut Yesari,Ömer Seyfettin’in hikâyeleri için şöyle söyler:“Ondan evvel küçük hikâye tatsız, yavan bir şeydi.Edebiyat -ı Cedidecilerin küçük hikâyeleri lisan itibarıyla cıvık,kozmopolit, mevzu noktainazardan da daha toy,çocukçaydı.” Ömer Seyfettin’den birçok öykü okudum.Bu kitabındaki öyküleri ağırlıklı olarak “milli değerlerin halka yansıtılması,hatırlatılması ve bu hatırlatmanın neden yapıldığı” temelinde incelemeye çalışacağım.Yazarın tarihi konu edinen öyküleri zaten kitabın içeriğini oluşturur; dolayısıyla “Yeni Lisan”dan,cocukluk temasından,tebessüm ettiren Ömer Seyfettin’den pek bahsetmeyeceğim. Ömer Seyfettin,Balkanlar’ın acısını yaşamış ve Osmanlı’nın adım adım,an be an yıkılışını gözlemlemiş,hissetmiş ve bunun üzerine fedakârlıkla ilgili ve insanların cesaretini taze tutmak için milli değerlerin topluma güç olması adına konusunu tarihten alan hikâyeler yazmıştır. Milli değerleri ve vatan sevgisini üst seviyeye çıkarma hedefi olan bu öykülerde,geçmişin destansı kahramanlıkları yer alır.Bu kitaptaki bazı hikayeler kurgusunu ve konusunu destanlardan da almıştır. Başını Vermeyen Şehit hikayesi, Peçevi Tarihi’nde yer alan destanın unsurlarından yararlanmıştır.Bu hikâyelerin kahramanları,yazarın kurgusuyla birleşince ideal,vatan sevgisi barındıran,örnek alınacak kişilere dönüşür.Türk halkının kendine olan güvenini,motivasyonunu yerine getirme amacı bulunan bu hikâyelere,anlatıcısı her açıdan örnek sayılacak özelliklere sahip Ferman hikâyesi örnek verilebilir. Kahramanlık,Ömer Seyfettin’in tarih konulu hikâyelerinde en çok işlenen temadır.Bu doğrultuda yazılan hikâyesinde de babası haksız yere idam edilmiş Tosun Bey,cesareti ve hızlı yapısıyla kahramandır. Aynı zamanda devletin kendisi için aldığı karara da boynu kıldan incedir;onu büyüten baba yadigarının “
Seçme Hikayeler 1Ömer Seyfettin · Bilge Kültür Sanat · 2014431 okunma
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Puan vermedi·272 syf.··
2026 4. kitabı
Bilim kurgu denince, akla kuşkusuz bu türün altın çağının üç büyük ismi gelir: Asimov, Clarke, Heinlein (Sıralamam da bu şekilde olurdu). Bu dönem kabaca 1938-46 arasını kapsar. Bir on yıl sonra, yani 1957'de Fred Hoyle tarafından kaleme alınan ve şu an incelediğimiz Kara Bulut adlı kitap, başta adı geçen üç dev ismin bol ödüllü eserlerinden aşağı kalır değil. Her nedense, böylesi müthiş bir bilim kurgu klasiği kimsenin gözüne çarpmamış. En azından bu türün klasiklerinin yakaladığı popülerliğe ulaşamamış gibi. Kitabın içeriğini burada anlatıp "inceleme soslu" bir özet sunma niyetim yok. Belki bir iki cümle ile tanıtıp başka kısımlara değineceğim. Gözlemler sonucunda güneş sistemine yaklaştığı keşfedilen ve hesaplanan açıyla ilerlediği sürece dünyayı kuşatması beklenen kozmik bir kara bulutun, insanlığı siyasi, sosyolojik, ekonomik, askeri ve psikolojik anlamda nasıl ve ne süreyle etkileyebileceğini tartışan bir grup bilim insanının karşılaşılan sorunlara çözüm bulma serüvenini anlatıyor kitap. (Yapay zeka değil, alın teri :) Diyalog kurma, sürdürme konusu kitaplarda olduğu gibi filmlerde de önemsediğim bir konu. Bir filmin kaliteli mi yoksa kalitesiz mi olduğu, filmde geçen diyalogların yüzeysel olup olmadığından rahatlıkla anlaşılabilir. İnce işlenmiş, üzerine düşünülmüş, kafa yorulmuş ve derinlik kazandırılmış diyaloglar, senaryoya hem çok boyutluluk hem de sahicilik katar. Kitaplar için de durum böyledir. Bazı kitaplar diyalogları kısa tutup, karakterin kendi iç sesinden derin betimlemeler, ayrıntılı düşünceler aktarma yolunu seçse de, bunun sohbet esnasında gerçekleşmesi farklı bir doku kazandırır esere. İşte bu kitap, neredeyse tüm süreci diyalog üzerinden yürütüyor. Bilim insanlarının bir sorunu ele alış tarzına, o sorunu çözme girişimlerine, eksik veya
Kara BulutFred Hoyle · İthaki Yayınları · 2022206 okunma
Zamanın Şafağı: Teknolojik Kibir ve İnsanın Değişmeyen Kaderi
10/10
·336 syf.··
Beğendi
·
2026 50. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 18 Mayıs 2026 22:10
"İnsan soyu, her şeyi yapabilecek hale geldiği an, kendi kendini yok etmekten başka bir şey düşünmüyor. Tıpkı geçmiştekiler gibi, tıpkı bizim gibi..." Fransız yazar Rene Barjavel'in, bilimkurgu edebiyatının zirve eserlerinden biri olan "Zamanın Şafağı" kitabından alıntıladığım bu cümleler, hem kitabın hem de insanlığın kısa bir özeti gibidir. Eser, Avrupa bilimkurgu geleneğinin —özellikle de Fransız ekolünün— felsefi yapısını taşırken, Amerikan bilimkurgusunun teknolojik heyecanını da bünyesinde barındırır. Zamanın Şafağı, felsefi olarak transhümanizm ile doğrudan ve çok güçlü bir bağa sahiptir. Roman, transhümanizmin henüz bir akım olarak tam anlamıyla yaygınlaşmadığı 1968 yılında, bu düşüncenin en temel vaatlerini ve tehlikelerini masaya yatıran vizyoner bir metindir. Bilindiği üzere transhümanizm; insanın fiziksel ve zihinsel sınırlarını yapay zeka, genetik mühendisliği gibi teknolojilerle aşarak yaşlanmayı ve ölümü ortadan kaldırmayı, yani "insan ötesi" (*post-human*) bir türe dönüşmeyi savunur. Aslen bir film senaryosu olarak tasarlanan bu hikayeyi, 1960'ların sinema imkanlarıyla ve barındırdığı yüksek teknolojik görsellikle çekmek muazzam bir maliyet gerektiriyordu. Bu yüzden proje beyaz perdeye aktarılamadı ve romana dönüştürüldü. Bugün bile bilimkurgu camiasında, *"Neden Hollywood hala bu kitabın telifini alıp dev bütçeli bir film yapmıyor?"* sorusu sıkça tartışılır ve bu durum sinema tarihinin en büyük "kaçırılmış fırsatlarından" biri olarak görülür. 1968 yılında yayımlanan kitap, ironik bir şekilde gelecekten değil, geçmişten bahseder. Hem de 900.000 yıl öncesine ait bir medeniyetin, Antarktika'nın buzulları arasında sıkışıp kalmış hikayesini anlatır. Kitap, günümüzde gerçekleşmiş ya da kısmen gerçekleşmiş birçok teknolojik öngörüyü barındırmaktadır:
Zamanın ŞafağıRené Barjavel · İthaki Yayınları · 202619 okunma
Korku bazen aynaya baktığımız an da başlayabilir
8/10
·288 syf.·
2026 50. kitabı
Bilgi büyüdükçe vicdan mı küçüldü? Ne dersiniz? Uzun zamandır böylesine çarpıcı ve ha noldu ha nolacak diye sayfalarını araladığım nadir kitaplardan biri oldu bu kitap. İçinde birçok ders çıkarttıran ve yanlışı nasıl daha yanlış yapılmamasını bildiren, doğruyu niçin doğru olarak kabul ettiğimizi sorgulatan bir dev. Evet dev diyorum ve inanın abartmış olmuyorum. Bu gibi kitapların istisnasız herkesin okumas gerek. Hani şey vardır ya bazı mekanlara damsız girilmez (tabir-i caizse) bana göre de eğer sıkır bir okursanız bazı kitapları okumadan ben okurum demek bana sahte değil de hani şey gibi biraz eksik gibi geliyor. Çünkü biliyoruz ki her okuduğumuz eser bizim ufkumuzu genişletmekle kalmıyor. Simyamıza gereken proteini karbonhidratı sadece saf okuyarak vermiyoruz. İşte bazı kitaplar var ki bütünü olmasa bile o çoğunluklu enerjiyi vitamini belleği ne varsa dolduruyor (karşılıyor). Frankenstein'ı okurken gerçekten abartısız söylüyorum, bambaşka bir tasvirdeydim. Öncelikle kurgudan başlasam iyi olacak çünkü o kadar şahane kiiii. İnsanın hele ki benim gibi estetiğe önem veren çarpıcı görülmemiş mekanlara ilgisi olan soluğunuzun yönünü şaşırtan modelde bir okursanız. Bundan zevk almamanız im-kan-sız. Eğer keyif almazsanız buyrun ben burdayım:))) Efektler ve müzik geçişlerinde sadece Korelilerin başarılı olduğunu düşünürdüm ta ki bu filmi izleyene kadar. Oldukça sıra dışı ha biraz da kan kokan (hassasiyetiniz varsa oraları hızlı geçebilirsiniz şimdiden uyarayım da belki çok etkilenenler vardır aramızda) şahsen bir tiksinmedim değil ama ne bekliyordum ki zaten insanoğlu denen yaratık bu gibi davranışları günümüzde de sergilemiyor mu? Neyse film tabi ki kitaptan bağımsız işliyor mesela Frankenstein'ın kardeşi kitapta uzun uzadıya verilmişken filmde daha kısa canlandırmalarda
İnceleme & Yorum
Frankenstein ya da Modern PrometheusMary Shelley · Kızıl Panda Yayınları · 021,8bin okunma
Puan vermedi·704 syf.··
2026 8. kitabı
Raskolnikovun suçu, kendini diğer insanlardan daha özel, daha "üstün", kimin ölüp kimin yaşayabileceğini karar veren kişi bir üst insan profilinde görmesidir. Cezası ise başından beri bildiği bir gerçeği kabullenmek zorunda kalmasıydı. Ceza her zaman kötü birşey değildir. Bu ceza onu dönüştürdü ve kendi kaderinin yolunda onu gitmesi gereken yola zorladı ve Raskolnikovda gitti. Bu cezanın acısı onu olması gereken kişiye dönüştürüyor Raskolnikov oldukça zeki biri. Ama zeka + kibir + ahlaki kopuş insanı canavara dönüştürebilir. Ne kadar hızlı olursak olalım yönümüz yanlışsa sadece geriye gideriz. Rasaklnikov başda yakalanmazsam sorun yok kafasıyla ilerliyor. Ancak asıl içindeki vicdan mahkemesi onu özgürleşmekten alıkoyuyor. Onu zincirliyor. İnsan sadece beyin değildir. Onun içinde vicdan ve duygularda vardır. Beynin bunu kabul etse dahi vicdanın sindiremeyebilir. İnsan kendi ruhunda kaçabilir mi ? Şimdi kitapla çok da alakası olmayan ama bir nevi bağdaştırabileceğimiz konuya değinmek istiyorum. "Üst insan" meselesi. Bence her insan bir napolyon bir sezar bir leonardo vinci olabilecek potansiyel taşıyor. Her insanın toplumun diğer birçok kısmından onu ayrıştırıcak ve çok yetenekli olduğu bir alan vardır. Mesele, o alanı bulup o alanda bir dünya starı olabilmek. Raskolnikov kendini dev aynasıda bir napolyon değilde edebiyat alanında bir shekespare olarak vizyon edinebilseysi o alanda kendini bir dünya starına dönüştürbilirdi. O ise başından beridir özel yaratıldığına ve üst sınıfdan bir insan olduğuna inandı ve bunu kendine kanıtlayabilmek için bir cinayet işledi. Ama zaten buna karar verdiğinde, cinayeti işlemeye giderken, cinayeti işlerken de biliyorduki böyle bir potansiyel kendisinde yoktu. Cinayet sonrası ahlaki ve vicdani çözümlemede zaten onun bunu
Alıntı
Suç ve CezaFyodor Dostoyevski · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025194,3bin okunma