Dinin Kurumlaşması ve İktidarın Gölgesinde Kayboluşu
Din, ilk başta çoğu zaman saf bir arayıştı. Bir insan, evrenin anlamını, ölüm korkusunu, adaletsizliği sorgulayıp “daha büyük bir şey”e sığınırdı. Kalbiyle, vicdanıyla yaşadığı bir bağdı bu. Ama insan topluluk olmaya başlayınca din de “kurum”a dönüştü. İşte o an her şey değişti.
Kurumlaşma, dinin ruhunu yavaş yavaş kemirdi. Kutsal metinler yorumlandı, yorumlar kural oldu, kurallar hiyerarşi yarattı. Rahipler, ulema, papazlar, şeyhler… Bir sınıf doğdu. Bu sınıfın elinde din, bireysel bir aydınlanma aracı olmaktan çıkıp kitleleri yönetme aracına dönüştü. “Tanrı’nın iradesi” diye sunulan şey, aslında o kurumun iktidarını koruma mekanizması haline geldi. Günah, ceza, cennet, cehennem gibi kavramlar, insanları itaatkâr kılmanın en etkili sopası oldu. Dini kurum, “beni sorgularsan Tanrı’ya isyan etmiş olursun” dedi ve eleştiriyi şeytanlaştırdı.
Daha kötüsü, bu kurumlar kısa sürede dünyevi iktidarlarla kol kola girdi. Tarihe bakınca aynı tabloyu görüyoruz: Roma İmparatorluğu Hristiyanlığı resmi din yapınca, İsa’nın “zengin olmak zordur” diyen mesajı, saraylarla, servetlerle, ordularla buluştu. Osmanlı’da ulema çoğu zaman padişahın meşruiyet makinesiydi. Bugün de aynı hikâye farklı kostümlerle devam ediyor. Bazı ülkelerde din adamları diktatörleri “Allah’ın gölgesi” ilan ederken, bazı yerlerde muhalifleri “dinsiz” diye damgalıyor. Din, iktidarın emrine girince evrensel ahlakı değil, egemenin çıkarını savunur hale geliyor.
Bu ilişki karşılıklı besliyor aslında. İktidar, dini kurumlara maddi imkân, ayrıcalık ve koruma veriyor; dini kurum da karşılığında halkı “itaat”e çağırıyor. “Devlete karşı gelmek Allah’a karşı gelmektir” fetvaları, “sultanım çok yaşa” duaları, “bu zulüm Allah’ın takdiridir” tesellileri… Hepsi bu kirli