Tanıdığıniz birini "bilmek" istiyorsaniz arkadaşına; tanımadığınız birini "bilmek" istiyorsanız kitaplarına/okuduklarına bakın. Topçu’nun maarifle ilgili attığı çığlık, bugünün duygu tacirleri tarafından en çok çiğnenen hakikat haline geldi. Topçu, zihni ham bir malumat deposu haline getirmenin insanı hakikate ulaştırmayacağını, aksine onu kendi ruhuna yabancılaştıracağından veryansın ediyordu. Ancak bugünün yayıncılık piyasası bu yabancılaşmayı profesyonel bir yazma bezirgânlığına dönüştürmüş durumdadır. Günümüz yayıncılık dünyasının devasa bir kolu, artık fikir üretmekle değil, ucuz duygu pazarlamakla meşgul oluyor. Topçu’nun korktuğu o içi boşaltılmış insan, bugün karşımıza elinde tuttuğu o meşhur Eyvallah, Bir Kürt Sevdim, Sevdam Şurada temalı, derinlikten yoksun, sadece isimleriyle bile acziyet pazarlayan kitaplarla çıkıyor. Bu durum, bir kültür davası değil, tam manasıyla bir niteliksizlik operasyonudur. Bu yazma bezirgânları, kendi yaşadıkları ya da kurguladıkları flörtleri, fantezileri ve yarım kalmış ergenlik sancılarını birer kutsal metin gibi ambalajlıyorlar. Ortada ne edebi bir estetik ne de toplumsal bir dert var; sadece başkalarının hayatını röntgenleme merakına hitap eden bir teşhircilik mevcut. Bu, edebiyat değil, mahremiyetin pazarda en yüksek teklifi verene açık artırmaya çıkarılmasıdır. Başkasının yatağından, masasından veya platonik saplantısından devşirilen bu hikayeler, okuyucunun zihnini beslemek yerine onu birer röntgenciye dönüştürüyor. Topçu, bilginin bir ahlakı olması gerektiğini savunduğu yerde böylesi mülevves, bezirgânlar bilginin yerine sersemletici aforizmaları koya durmaya devam ediyor. Okuyucunun zihnini açmak yerine, onun duygusal boşluklarını sömüren, "Bak bana ben ne kadar çok acı çektim" imajıyla cüzdan boşaltan bu sistemde
La ilahe illallah.” Adam sandalyeye oturmuştu ama aslında yıllardır aynı yerde duruyordu. Hayat ilerlemişti; o ise sadece yetişmeye çalışmıştı. Koşmuştu. Kazanmaya, yetişmeye, güçlü görünmeye… Ama içindeki boşluk hep aynı kalmıştı. O gün buraya konuşmak için gelmedi. Kendine ilk defa dürüst olmak için geldi. Mikrofonun karşısında sessizlik uzadı. Konuşacak çok şey vardı ama ilk kez kelimeler değil, kalbi ağırdı. Gözünü duvara çevirdi. “La ilahe illallah.” Basit bir cümle gibi… Ama insanın içini ikiye ayıran bir hakikat. “Hiçbir şey yok…” Sonra devamı: “…sadece O var.” O an anladı. Bu dünyada bu kadar yorulmasının sebebi, her şeyi fazla ciddiye almasıydı. İnsanları, parayı, korkuları…
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Ah aydınlıklardan uzaktayım Kafamda o dağılmayan sükûn, Ölmedim lâkin,yaşamaktayım
Hâyâl ettiğim şey
Gök mavi mavi gülümsüyordu, Yeşil yeşil dallar arasından. Altın sesi birdenbire sordu: "Ne haber eski aşk yarasından!" "Kapandı, dedim, bitti karanlık; Vuslatla sona erdi o çile; Bu huzur şelalesi aydınlık Yeni bir çagdır başlar seninl...," Mevsim bahar devamı bir yazdı, Okşamak devresindeydi rüzgar; Yukarda bulutlar bembeyazdı, Gelinlik elbisesi bulutlar. Nihayet bahtiyar başımızı Bir yastıga attıgımız günden, Aşkın hayata verdigi hazzı Neden sonra tattıgımız günden Bir ömür sürüyoruz, bihaber, Günün heyhude dagdagasından. Gök hala mavi mavi gülümser, Yeşil yeşil dallar arasından.. Otuz Beş Yaş, S.185
Şiir
Bazı hikâyeler ışıkla başlamaz. Karanlık, bazen bir hastalık, bazen bir baba, bazen de kaderin kendisidir. ARDA romanının bu bölümünde, Hayyam’ın karanlığa yürüyüşü başlıyor. Görmekle ilgili değil bu hikâye… Görülmeyenlerle ilgili. 🔗 Devamı Fikir İzleri’nde fikirizleri.com/arda Rahime Karakoç İrem Acar ✍️ Ayşe Küçükışık Yağmur Deryahan Kaan Turhal Abdulaziz Adakan
Sevdiğiniz bazı şeyleri daha sonra sevmiyorsunuz