‘Divanyolu’ ve ‘divan edebiyatımız’ milliyetimizin köklerini kendisinde barındıran temel unsurlardır. İlk çağlarda ‘mese’ yolu ismiyle alınan; İstanbul’un, zaman zamansa cihanın akıbetine yön veren bir arter konumundaydı Divanyolu. Adlandırılması her ne kadar yirminci yüzyılda yapılmış olsa da ‘Divan Edebiyatımız’ da Divanyolu’nun devamı mesabesinde, Fizan’dan, acem diyarından ibaret kalmayıp İstanbul’un dışında Mese’nin, Kağıthâne’nin, Çamlıca âlemlerinin, mehtap sefalarının rüzgarını estirmiştir.
Divanyolu, bugünkü haline gelmek için türlü türlü yıkımdan geçmiştir. Sadece Menderes döneminde değil; önceki devirlerde de yapılacak başka bir konak, bina için insanların istimlak ettiği mekanlar değiştirilmiş, boğazın esintisinin arterden içeri doğru alınması için çaba sarf edilmiştir. Nasıl ki Üsküdar'da dahi, sakinleri Mihrimah Sultan Camii'nin etrafına keyfilerince evler inşa edemiyorlarsa, aynı vecih üzerine Divanyolu'nda da belirlenen istikamette binalar yıkılıyor, yerlerine doğanın âdeta kendinden bir parçasıymış hissi veren abideler konduruluyordu.
Öyle ki Koca Sinan'ın topraktan bitmiş izlenimi veren şaheserleri; Şehzade Camii, Atik Valide Camii gibi Ayasofya'yı ayakta tutmak için eklediklerini de günümüzde camiden ayrı değil, yekün olarak görürüz.
Elbette ki bu yıkımların maksadı, nihai sonucu daha geniş bir otoyol değildi. Üstelik yıkımların etkilediği kişilerde devlet erkanının büyüklerinden, Divan'daki kimselerdi. Sultanahmet Camii için yapılan yıkımları düşününce, zannediyorum ki şu zamanda kimse 'deprem toplanma alanı olabilirdi, otopark olsaydı, insanlara sosyal bir yaşam alanı sunsalardı' demez. Ecdadımızın, mimarlarımızın, hülasa insanlarımızın yapıtlarında, yaptıklarında bir yabancılık, aykırılık gözlenmezdi. Topraktan geldiğinin bilincine öylesine