Az kaldı seri tamamlanacak
Kürk Mantolu Madonna = Okundu⭐⭐⭐⭐⭐ İçimizdeki Şeytan= Okundu⭐⭐⭐⭐⭐ Kağnı - Ses - Esirler= Okundu⭐⭐⭐⭐⭐ Sırça Köşk = Okundu⭐⭐⭐⭐⭐ Yeni Dünya = Okundu⭐⭐⭐⭐⭐ Kuyucaklı Yusuf = Okundu⭐⭐⭐ Canım Aliye, Ruhum Filiz =Okundu ⭐⭐⭐⭐ Devamı sınavlardan sonra. :)
1000k
Kitabımdan alıntı...Görünmeyen Ok: Sessiz Av
Bazı darbeler kılıçtan gelir… Bazıları ise görünmeden, ses çıkarmadan vurur. Ve en tehlikelisi… kaçtığını sandığın anda seni bulan darbedir. Savaş alanı sadece gözünün gördüğü yer değildir. Bazen düşman… gölgenin içindedir. Yazmakta olduğum romanda bu kez sahne, tek bir okun izinde ilerliyor… Bir kaçış… bir korku… ve kaçınılmaz bir yüzleşme… Milos kaçıyordu. Ama bu kez düşmandan değil… görünmeyenden. Kısa bir kesit: “Ok havayı yararak geliyordu… Görünmüyordu ama hissediliyordu. Bir an… Ve ardından omzuna saplandı. —Ah… vuruldum! Bu sıradan bir ok değildi. Sanki ucunda bir ordunun öfkesi vardı. Pelerini geçti… zırhı deldi… eti yaktı… Ve kemiğe kadar ulaştı. Milos’un en büyük korkusu gerçek olmuştu. Artık kaçtığı şey askerler değil… görünmeyen bir avcıydı. Koşarken arkasına baktı. Ve onu gördü. Bir gölge… Ama insan kadar gerçek. Yayını kaldırmıştı. Heybeti büyüyordu… çarıklarından pala bıyıklarına kadar. —Allahu ekber! Ses yankılandı.
Edebiyat
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
*ÖFKELENMEK - 1* Dinimiz, dünyalık için kızmamayı emretmiştir. Çünkü kızmak, bağırmak, çağırmak rûha zarar verdiği gibi bedene de zarar verir. Müslümanın aşırı kızgınlık göstermesi uygun değildir, ancak bâzı hâllerde gadab kıymetlidir, hatta emredilir. Fetih sûresinde Rabbimiz, Eshâb-ı kiramı; *"Kâfirlere gadap ederler."* diyerek övmektedir. Tevbe sûresi 74. âyet-i kerimesinde de; *"Kâfirlere karşı sert ol!"* buyurulmaktadır. İslâm dînine ve Müslümanlara düşmanlık edenlere, saldıranlara sertlik göstermelidir. Bunlara karşı korkak olmak caiz değildir. Kaçmak Allahü teâlânın takdirini değiştirmez. Eğer eceliniz geldiyse Azrail aleyhisselâm nerede olursanız olun sizi bulur. Korkaklar sadece kendilerine zarar verir. Asabî insanlar ise hem kendilerine hem de başkalarına zarar verir. Aşırı kızgınlık insanı küfre kadar götürür. Hadîs-i şerîfte; *"Gadap îmânı bozar."* buyuruldu. Gadâp sahibi, karşısındakinin de kendisine karşılık verebileceğini düşünmelidir. Gadâba gelen kimsenin kalbi bozulur, bu bozukluk dışına da sirayet eder, çirkin ve korkunç bir hâl alır. Kızgınlığı yenmek çok sevaptır. Bunlara Cennet müjdelendi. Allahü teâlânın rızâsı için öfkesini yenen ve karşısındakini affeden kimse Rabbimizin rızâsına kavuşur. - devamı var - *Türkiye Takvimi* turktakvim.com *Huzur Pınarı* huzurpinari.com
Alıntı
HAZRET-İ ÖMER (R.A.) ZAMANINDA DIMAŞK (ŞAM)’IN FETHİ -1
Hazret-i Ömer (r.a.), halife olduğunda Müslümanlar, iki büyük devletle; Sâsâni ve Rum (Bizans) devletleriyle muharebe hâlindeydi. Yermûk Savaşı’nda Bizans Devleti büyük bir mağlûbiyete uğratılmıştı. Lâkin Ashâb-ı Kirâm’dan nice zâtlar da şehit olmuştu. Bundan dolayı, Şam ordusu kumandanı olan Ebû Ubeyde bin Cerrâh (r.a.), Şam’ı fethetmek üzere ordusunu takviye etmekle meşguldü. Irak ordusu kumandanı Sa’d bin Ebû Vakkâs (r.a.) da Kâdisiyye’de ordugâhını kurdu. Maksadı, Sâsâni askerini kendi üzerine çekip mağlup ettikten sonra Sâsâni topraklarını vurmaktı. İki kumandan da “Aşere-i Mübeşşere”den olup birbiriyle yarış edercesine fetihler yapmışlardır. Yermûk Savaşı’ndan sonra, Bizans İmparatoru Hirakl, Humus’ta kalarak gerek bu şehrin gerek Şam’ın muhafazası için daha dikkatli hareket etmeye başlamıştı. Hicret’in 14. senesinin başlarında Ebû Ubeyde (r.a.), diğer emîrlerle birlikte Dımaşk üzerine yürüyüp sur dışındaki Şam bağlarını ve köylerini fethetti. Rumlar sur kapılarını kapatıp kale içine sığındılar. İslâm askeri, şehri her taraftan muhasara etti. Şöyle ki: Ashâb-ı Kirâm’dan Ebû Ubeyde (r.a.), Câbiye kapısında; Hâlid bin Velîd (r.a.) doğu kapısında; Amr bin Âs (r.a.), Tûma kapısında; Şurahbîl bin Hasene (r.a.), Fıradîs kapısında; Yezîd bin Ebû Süfyân (r.a.), Küçük Kapı tarafında ve Ebu’d-Derdâ (r.a.) Hazretleri de Berze mevkiinde idi. Zülkelâ‘ el-Himyerî Hazretleri de bir fırka ile Humus yolunu muhafazaya memur idi. İmparator Hirakl ise, Humus’un muhafazası için bir general ile kâfi miktarda asker bırakıp şehir dışında bir mevki tutmuş ve Dımaşk muhafazasını General Mahan’a havale etmişti. Dımaşk’a yardım için de bir fırka göndermişti. Lâkin Zülkelâ‘ (r.a.), onları bozguna uğrattı. Dımaşk şehri içindeki Rumlar yardımdan mahrum kaldı ve muhasara birkaç ay daha
Din İslam
‘Divanyolu’ ve ‘divan edebiyatımız’ milliyetimizin köklerini kendisinde barındıran temel unsurlardır. İlk çağlarda ‘mese’ yolu ismiyle alınan; İstanbul’un, zaman zamansa cihanın akıbetine yön veren bir arter konumundaydı Divanyolu. Adlandırılması her ne kadar yirminci yüzyılda yapılmış olsa da ‘Divan Edebiyatımız’ da Divanyolu’nun devamı mesabesinde, Fizan’dan, acem diyarından ibaret kalmayıp İstanbul’un dışında Mese’nin, Kağıthâne’nin, Çamlıca âlemlerinin, mehtap sefalarının rüzgarını estirmiştir. Divanyolu, bugünkü haline gelmek için türlü türlü yıkımdan geçmiştir. Sadece Menderes döneminde değil; önceki devirlerde de yapılacak başka bir konak, bina için insanların istimlak ettiği mekanlar değiştirilmiş, boğazın esintisinin arterden içeri doğru alınması için çaba sarf edilmiştir. Nasıl ki Üsküdar'da dahi, sakinleri Mihrimah Sultan Camii'nin etrafına keyfilerince evler inşa edemiyorlarsa, aynı vecih üzerine Divanyolu'nda da belirlenen istikamette binalar yıkılıyor, yerlerine doğanın âdeta kendinden bir parçasıymış hissi veren abideler konduruluyordu. Öyle ki Koca Sinan'ın topraktan bitmiş izlenimi veren şaheserleri; Şehzade Camii, Atik Valide Camii gibi Ayasofya'yı ayakta tutmak için eklediklerini de günümüzde camiden ayrı değil, yekün olarak görürüz. Elbette ki bu yıkımların maksadı, nihai sonucu daha geniş bir otoyol değildi. Üstelik yıkımların etkilediği kişilerde devlet erkanının büyüklerinden, Divan'daki kimselerdi. Sultanahmet Camii için yapılan yıkımları düşününce, zannediyorum ki şu zamanda kimse 'deprem toplanma alanı olabilirdi, otopark olsaydı, insanlara sosyal bir yaşam alanı sunsalardı' demez. Ecdadımızın, mimarlarımızın, hülasa insanlarımızın yapıtlarında, yaptıklarında bir yabancılık, aykırılık gözlenmezdi. Topraktan geldiğinin bilincine öylesine
1 Mayıs Üzerine Felsefi, Toplumsal ve Ahlaki Bir Analiz
#204954850 👆👇 Metal işçisi babanın elleri kirli değildir; aksine o eller, toplumun en temiz yeridir. Çünkü o eller üretir, taşır, inşa eder ve yaşatır. Bugün 1 Mayıs vesilesiyle asıl soru şudur: Toplum, o ellerin değerini teslim edecek bir düzen kurabilecek midir? Eğer bu soruya samimi bir cevap verilemezse, mesele yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda vicdani bir kriz olarak büyümeye devam edecektir.. ​Emeğin hikâyesi, insanın dünyayı değiştirme ve kendini bu değişim aracılığıyla var etme mücadelesinin en yalın özetidir. Bir metal işçisinin, gün boyu sıcak fırınların, ağır preslerin ve yağlı çarkların arasında geçirdiği mesaisinin ardından, kıt kanaat biriktirdiği parayla oğluna aldığı o bisiklet, aslında sadece bir çocukluk hayalinin gerçekleşmesi değil, bir babanın onurunun somutlaşmış halidir. Çocuğun, babasının elindeki metal tozunu ve yağ karasını görüp "Baba, ama elin kirli..." demesi üzerine babanın verdiği o sarsıcı cevap, "Oğlum o kir değil, alın teri," ifadesi, emeğin ahlaki ve ontolojik derinliğini tüm felsefi metinlerden daha berrak bir şekilde ortaya koyar. Bu analizde, o metal işçisinin ellerindeki "karayı" temizleyen hakikati, küresel ve yerel sistemlerin bu alın terini nasıl sömürdüğünü ve 1 Mayıs’ın modern dünyadaki anlamını çok boyutlu bir perspektifle ele alacağız. ​Emeğin Felsefi Kökenleri: Aristoteles’ten Marx’a Onur ve Zorunluluk ​Emeğin insan onuruyla olan ilişkisini anlamak için tarihsel bir yolculuğa çıkmak, bugünün adaletsizliklerini anlamlandırmamıza yardımcı olur. Antik Yunan’dan moderniteye kadar emek, bazen bir aşağılanma sebebi bazen de bir özgürleşme aracı olarak görülmüştür. ​Antik Dünyanın Bakışı: Aristoteles ve Banausos Kavramı ​Antik Yunan’da, özellikle Aristoteles’in düşünce
1 Mayıs İşçi ve Emekçi Bayramı